...YÜZÜNDEN
Üzerindeki bulutlar ve masmavi gök, özgürlüğü çağrıştırmıyor, ona kendisini hapisteymiş gibi hissettiriyordu. Bu his ilk olarak ne zaman gelip yerleşmişti, hatırlamıyordu ama çoktan kanıksamıştı. Her şeyin bu şehir yüzünden olduğuna inandığından beri günah keçisi hep aynıydı onun için. Mutsuzdu, çünkü bu şehir griydi. Bunalıyordu, çünkü sevmiyordu buranın sokaklarını. Hüznünü, nefretini, bıkkınlığını, umutsuzluğunu paylaşıyordu bu şehirle. Barışamadığı duygularının yükü de bu şehrin yapışkanlığı yüzünden, göğsünde bir taş varmış gibi nefesini kesiyordu. Bu yok olasıca şehir, hayatında yolunda gitmeyen her şeyin, mutsuzluğunun ve gözyaşlarının tek sorumlusuydu.
Elleri cebinde, gözleri bir metre ötesini görmez halde yürürken, şehrin de onunla beraber yol aldığını, iç çekerek isteksizliğine –her şeye rağmen- eşlik ettiğini hissediyordu. Bu tepkisizlik onu daha da delirtiyor, üstelik sorun kendisindeymiş gibi hissettiriyordu. Günler, nefretini haklı çıkarmakla geçiyor; bu ikna süreci çoğu zaman, zaten azalan yaşam enerjisini de daha da tüketiyordu. Ayrıca her “Nefret ediyorum senden!” dediğinde bile sessiz kalan bu şehir, düşmanlığına karşı hiç kin tutmuyordu. Nefretine rağmen kabul görmek, içindeki bulantıyı tetikliyor, artık rutin haline gelen baş ağrılarını şiddetlendiriyordu. İlk deneyimlerini, başarısını, sevmediği şehirde yaşamasına sebep oluyordu bu kinci olmayan tutum. Gitmesine, huzurla nefes almasına, özgürce bu sokaklar benim diyebilmesine, daha içten dostluklar kurabilmesine, aşık olmasına, gençliğini yaşamasına... Elleri bağlı gibi hissediyor, bir yanı daima ağzı köpürerek küfürler ediyordu. Zindanı da bu şehirdi, gardiyanı da…

Yüktü bu şehir savaşmaya mecali kalmamış kalbine. Birbirleriyle uğraştıkları da yoktu ama bileklerindeki pranga gibiydi, ruhunu daraltıyordu. Kötülük de bu şehirden çıkıyordu, canını yakan yaşanmışlıkları da. Bu şehir yüzünden gülümsemeyi yarım yamalak ve korkarak öğrenmişti. Kalbinin karası da bu şehrin hediyesiydi. Dinlediğinde hüzünlendiren şarkıları da bu şehirde keşfetmişti. Zifiri karanlığına uyacak şekilde harcıyordu ömrünü. Mutluluğunu, heyecanını, sevgisini, umudunu, her gün bir kürek daha attığı kalbinde, kilitli bir sandıktaki çeyiz gibi saklıyordu. Hiçbiri buraya layık değildi. Hangi duygusunu hangi “doğru” şehirde yaşayacaktı o da silikleşmişti iyice. Birkaç yıl önce bu soru için tek ve net bir cevabı varken o bile bu şehrin monotonluğunda silinip gitmişti. Şimdi zihninde o şehre dair kirli bir toz yığını vardı. Yerin yedi kat dibindeki ulaşılmaz bir hayal gibi görünüyordu; asla oraya gidemeyecek, asla aşık olamayacak, mutlu olduğu bir işte çalışamayacak, denizine ayaklarını uzatıp güneşini saçlarının arasında hissedemeyecekti. Çünkü ne zaman mutlu günlerinin hayalini kursa bu şehir inanmayan bakışları ile umutlarını kırmıştı. Sonsuza dek burada kalacaksın diye fısıldıyordu daima kulağına. Bu yalan ne zaman gerçeğe dönüşmüştü bilmiyordu. Belki gerçekten imkansız şeyleri hayal ediyordu. Belki de alay etmiyor da sessizce olacakları onun da görmesini bekliyordu. Gün sonunda burada kalacağını bilen tek kişi bu şehirdi belki de.
En son ne zaman hayal kurduğunu, bir şeyleri başardığını, emek harcadığını hatırlamıyordu. Bu şehre değmez deyip elini eteğini hayatından çektiğinden beri yokuş aşağı yuvarlanan bir çığın arkasından bomboş gözlerle bakıyordu. Eskiden, büyüyen bu kar kütlesinin bir yere çarparak duracağını, yuvarlanan hayatını ellerinin arasına alarak yeniden dağın güneş alan öte yüzüne geçeceğine inanırdı. Biraz hırpalanmış olsa da avuçlarında hayatını yeniden parlatacağına emindi. Sadece duracağı günü beklemeliydi hepsi bu! Sonra hayatını ablukaya almış bu şehirden kurtulup hayallerini yaşamaya başlayabilirdi. Oysa şimdi o çığ, hayatının etrafında giderek büyürken sonsuzluğa doğru yuvarlanıyor gibi hissediyordu. Gözlerindeki o küçük nokta gitgide uzaklaşırken bir yandan az sonra onu kaybedecek olmanın korkusunu bir yandan da çaresizliğin üzüntüsünü yaşıyordu. Ne yapacağım diye sormayı bırakalı çok olmuştu. Her şey çoktan bitmişti.
Sigarasını yere atıp yaslandığı duvardan ileri ittirdi kendini ve robotik adımlarla ev dediği yere yürümeye başladı. Adımları her zamanki gibi yavaş ve yorgundu.
Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

