VEFA
Yine gecikti. Bu sefer, bana kendimi daha da kötü hissettiren, hangi yapay şirinliğe bürüdüğü bahaneyle gelecek acaba? Belki de gelmeyecek. Aslında bu saatten sonra gelmese de olur. Ya söz verir gelmez ya da söz verdiği saatte gelmez zaten. Beni yoran şey, aslında üzülmek değil biliyor musun? Alıştım bu duyguya. Üzüldüğümü anneme belli etmemeye çalışmak, daha yorucu. Mutfakta bir çeşit fazladan yemek yapması, buzdolabındakileri bir kaptan diğerine koyup güya düzenleme ve yer açma gibi gereksiz işlerle uğraşması, hep yüreğime sığmayan hüznümün gözlerimden taştığını görmemek için. Ahh annem… Ya senin yüreğindeki hüzün. Çok küçükmüşüm ben ayrıldıklarında. Anne baba ve çocuğun iç açılarının toplamı olan üçgende, bir aile olamadık biz hiç. Annemle babamı bir fotoğraf karesinde bile yan yana görmedim. O yüzden belki bu geç gelişler ya da hiç gelmeyişler, kalbimdeki gediği daha da büyütüyor. Bunları anneme anlatmadım hiç. Anlatamam. Hem beni en iyi sen anlarsın. Seni sokakta bulduğumda sen de çok küçüktün ve terkedilmiştin. Zavallılığın içime öyle bir dokundu ki görmezden gelemedim. Arkamı dönüp gidemedim sana. Annemi ikna etmek için ben de senin gibi baktım gözlerine.
İyi ki varsın Boncuğum. Hadi gel de arkadaşların gelmiş mi bir bakalım. Bari seninkiler gelmiş olsun. Bak gelmişler, her zamanki gibi. Kedilere nankör denir bir de. Tekir niye öyle dikilmiş, gergin duruyor. Sarı, her zamanki umarsızlığıyla yayılmış ama onun da bakışları tedirgin. Neye bakıyorlar böyle pür dikkat? Pencereyi tıklatmamaları boşuna değil. Var bir şey aşağıda. Aa kaza olmuş. Umarım ölen yoktur. Polis, ambulans hepsi orada. Bu araba babamın arabası. Hayır, olamaz. Allah’ım, lütfen babama bir şey olmasın. Dur Boncuk, bu hızla koşan babam değil mi? Neler oluyor böyle? Sessizce gidip bakalım hemen, annem duymasın ama. Şşşşttt…
Boncuk sakin ol, kutuda bir kağıt var, bekle onu alayım önce. Bana gelmiş, üstünde adım yazıyor. Açıyorum tamam dur artık.
"Sevgili Pelin, bu satırları okurken bana çok kızacağını biliyorum, beni bekliyorsun onu da biliyorum ama gelemedim özür dilerim. Sana iyi bir baba olamadığımın da farkındayım. Gidiyorum ben. Karşına çıkıp söyleyecek cesareti kendimde bulamadım. Yurt dışında yaşayacağım bundan böyle. Ne zamandır düşündüğüm ama ertelediğim bir karardı bu. Her şey hazır, akşam uçuyorum. Vedalaşmaları sevmiyorum biliyorsun. Gerçi veda değil bu. İstediğin zaman gelirsin zaten yanıma. Kendine dikkat et, öpüyorum gözlerinden."
Babam ölmemişti ama gidiyordu Boncuk. Babam öldü sandım ya az önce, giderek öldürdü kendini aslında. Sanki içimdeki o gediği, elini sokup daha da oydu bu mektupla.
Babaların kızlarına yazdıkları mektuplar ‘canım kızım’ diye başlamaz mı? ‘Canımsız’ da olurdu baba be. Kızım desen de kabulümdü. Mektup da değil ki bu. Aceleyle karalanmış, duygusuz, mecburi bir tebligat gibi. Yıllarca bekledim seni. Gelmeni. Telefon etmeni. Sözünü tutmanı. Bu kadar mı yüktü varlığım ömrüne? Bu kadar zor muydu kalbini kalbime bastırıp sarılmak ve seni seviyorum diyerek gitmek? Güle güle git baba. Arkana hiç bakmadan, bir kızım var demeden git.
Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar


