TEK KİŞİLİK SOFRA
Cenazede bu kadar az kişiyi görünce şaşırmadım. Kimse şaşırmadı.
Herkesin acelesi vardı; bitse de gitsek havası çökmüştü kalabalığa.
Soğuk rüzgâr yüzleri kesiyor, burunlar kızarıyordu. Ama ağlamaktan kızaran göz yoktu.
Merhum kötü bir adamdı.
Yan gecekonduda Celal Amca yaşardı; karısı, üç kızı ve üç oğluyla iki oda bir salona sıkışmış bir hayat. Evden kavga, küfür, ağlama hiç eksik olmazdı. İnce duvarlar utanmayı bilmezdi; en ağır sözler mahalleye kadar taşardı.
Bir de dövmediği kimse yoktu.
Karısı, çocukları… Hepsi nasibini alırdı.
Doğru dürüst işi yoktu. Bazen inşaatta çalışır, bazen kahvede pineklerdi. Parası bitince birine musallat olur, çay ısmarlatırdı. Ismarlamayanla kavga ederdi. Haftada en az bir kez aynı sahne yaşanır, küfürler yükselir, sonra dışarı atılırdı.
Ama en tuhaf huyu yemek konusundaydı.
Eve para getirmezdi ama her öğün ayrı yemek isterdi.
Sabah sucuklu yumurta, öğlen etli fasulye, akşam bol salçalı bir yemek…
“Böyle pişmezse yemem,” derdi. Önce karısına, sonra çocuklara bağırırdı.
Yavan yemeğe elini sürmezdi.
O sofraya kimse oturamazdı.
Sucuklu yumurta yalnızca ona aitti. Yer sofrasına kurulur, tabağını önüne çeker, önce kaşığın ritmiyle, sonra ekmeğin tabağı kalaylayan sabırsız sesiyle yemeği bitirirdi. Buzdolabında ona ayrılmış bir raf vardı. Dokunanın vay haline.
Bir gün küçük Zehra, “Baba, ben de seninle yemek yemek istiyorum,” dedi. O gece evde kıyamet koptu. Dayağın sesi uzun süre duvarlarda asılı kaldı.
Evdekiler çalışır, didinir, sadece onun karnı doysun diye uğraşırdı.
Yeter ki kavga olmasın.
Bir akşam, “Geç geleceğim,” deyip kapıyı çarpıp çıktı.
Evdekiler merak etmedi.
Yıllardır ilk kez evde sessizlik vardı.
Akşam yemeği yavan çorba ve makarnaydı.
Celal Amca’ya ise sabah söylediği gibi sucuklu yumurta yapılacaktı.
Ama o yumurta o akşam başka ellere nasip oldu.
Çocuklar annelerine yalvardı.
Zehra ağlayınca anneleri dayanamayıp kolları sıvadı.
Tereyağı tavada cızırdadı. Sucuklar çevrildi. Yumurtalar kırıldı.
Çocuklar ocağın başında nefeslerini tutarak bekledi.
Yıllardır tek bir kişiye ait olan yemek, ilk kez paylaşıldı.
Ekmekler tavanın kenarlarını sıyırdı.
Doyunca sustular.
Sonra korku çöktü sofraya.
Ya kokuyu alırsa?
Ya gece yarısı “Canım sucuklu yumurta çekti,” derse?
Ama o gece Celal Amca eve gelmedi.
Ertesi sabah kapı sertçe çalındı.
Polis gelmişti.
Celal Amca’nın cesedi sokağın başındaki çöp konteynerinde bulunmuştu.
Gece bir kavga duyulmuş, kimse dışarı bakmamıştı.
Perdeler kapanmıştı.
Sabah olunca küfürlerin son kez söylendiği anlaşılmıştı.
Ev halkı karakola gitti, işlemler bitti, eve döndü.
Kimse ağlamadı.
Bir kişi eksilmiş gibi değil, bir yük kalkmış gibi hissettiler.
Ertesi gün cenazede kimse “erken gitti” demedi.
Soğuk havada herkesin burnu kızardı, gözler değil.
Eve dönüldüğünde mahalleli uğradı. Çay demlendi, kurabiye çıkarıldı.
Hayat kaldığı yerden devam ediyormuş gibi yapıldı.
O akşam yine sofra kuruldu.
İçeriden tereyağında pişen sucuk kokusu yükseldi.
O koku yıllardır korkunun kokusuydu.
Bu kez başka kokuyordu.
Bu kez bir sofraya değil, bir boşluğa yayılıyordu.
Korkunun yerini alan sessizliğe.
Celal Amca’ya en sevdiği yemekle veda edildi denildi.
Ama aslında veda edilen şey bir adam değildi.
Bir evin üzerinden kalkan ağırlıktı.
Ve ertesi gün mahallede kimse ondan bahsetmedi.
Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar


