BEYAZA İNAT
Yol yakınken dönmem lazımdı; dönmedim. Karanlığın içine yürüdüm. Hava gri, soğuk, tekinsiz. Uzaktan uluma sesleri geliyor. Kar ince ince yağıyor. Bilmediğim arka sokaklarda yürüyorum. Korkuyorum. Nereye gittiğim belli değil, neden yürüdüğüm de… Ama durmuyorum. Çamura bata çıka, daha çok ıslanarak ilerliyorum. Nefesimin donduğunu hissediyorum. Soğuk, buz kırıkları gibi ciğerlerime doluyor. Sonra fark ediyorum: Okula giden ıssız yoldayım. Sağlı sollu hayalet gibi uzanan kırık dökük evlerin peşi sıra ilerliyorum. Evler bitiyor, mezarlık başlıyor. Zifiri karanlık, gömülmüş zamanın içindeyim. Ayak sesleri duyuyorum. Gıyır gıyır karı ezen erkek ayak izleri… Yaklaşıyor mu, uzaklaşıyor mu anlayamıyorum. Gece her sesi büyütüyor; her adımı çoğaltıyor. Sanki tek kişi değil, kalabalık bir gölge yürüyor arkamdan. Dönmeye cesaret edemiyorum. Çocukluğumdan beri bildiğim o duygu bu: Arkana bakarsan gerçek olur. Bakmazsan belki geçer. Ağlıyorum avaz avaz…

Biri omzumdan hafifçe sarsıyor: “Uyan canım, kâbus gördün.” İrkilerek doğruluyorum. Gözlerim hâlâ korkuyla dolaşıyor odada. Yüksek, dar, demir memur dolapları… Kapağı açık olanların üzerinde bornozlar, havlular. Ranzanın alt katındayım. Pencereden içeri kanadı kırık kar taneleri çarpıp, düşüyor.
Gülizar yüzüme eğiliyor: “İyi misin canım? Kalk su iç, iyi gelir.” “İyiyim,” diyorum. Gülizar’ın kocaman menevişli gözlerine takılıyor gözlerim. İçim ılıyor. İçinden çıktığım karanlığı düşünüyorum. Yalnız olmayı, soğuğu solumayı, nereye gittiğimi bilmemeyi… Ama en çok gıyır gıyır ayak seslerini… Bu dağ başında bile bizim için her şey belli, şimdilik güvenli; pencerenin dışındakiler için belirsiz.
Her sabah erkenden kalkarız. Sobayı yakarız. Oda buz gibi, insafsız soğuk olur. Sonra çaydanlığı koyarız sobanın üstüne; tereyağı kokar ortalık, yumurta cız eder, peynir, ekmek, bir de bal… Odamız mutfakla iç içe. Dışarıda küçük bir tuvalet. Hepsi bu. Sobanın üzerinde su ısıtırız. Yere muşamba sereriz. Kilimler ıslanmasın diye. Kilimleri bizden önceki öğretmenin öğrencileri dokumuş. Siyah üzerine kırmızı figürlü kilimler. Büyük, kenarı kırık sarı bir leğenimiz var. Birimiz okuldayken, diğerimiz salonda, sobanın yanında banyo yaparız. Hızlıca giyinir, ısınmaya çalışırız.
Tereyağını Gülizar’ın öğrencisinin babasından alıyoruz. “Bu tereyağıysa,” diyorum her lokmada, “ben memlekette ne yemişim yıllarca?” Süt kokuyor, ot kokuyor, mis gibi. Balı Afgan Amca’dan alıyoruz; kendi getiriyor. Oğluna Türkçe öğrettim, o da babasına öğretmiş. Afgan Amca her gelişinde dua eder bana.
Burada yokluk var. Dışarıda diz boyu kar; hoyrat, keskin bir doğa. Yollar kapalı. Şehre inmek lazım, tek tük gelen minibüsün yolunu gözlüyoruz.
Köyde küçük bir bakkal var. Benim geldiğim yerde bakkal yok artık; marketler var. Üç harfliler, çok harfliler… Raflarda her markanın, her çeşit ürünü. Burada bakkala “Ne var?” diye soruyoruz: “Pirinç, bulgur, biraz soğan, patates, yumurta…” Bir de makarna ve şehriye. Plastik şişelerde etiketsiz gazozlar, bayat bisküviler ve horoz şeker. Her gittiğimde hepsini alıyorum; kaybetmekten korkuyorum.
Sarı üzerine kahverengi minik çiçekli basma perde ilişiyor gözüme. Gülizar’ın annesi dikmiş. Pencerelerimiz yabani menekşeler gibi açmış. Annesi memlekette hazırladığı koliyi otobüs muavinine emanet etmiş. Otobüs ilçeye varınca muavin de köye gelecek minibüs şoförüne koliyi teslim etmiş. Gülizar’ın annesi hem muavine hem de otobüs şoförüne de memleketten pekmezli pide paketlemiş. Uzak yoldan gelen kolinin içine perdeyi de koymuş. Yanına da bir not: “Odanıza bahar dolsun.” Odaya bahar gelmiş gerçekten; pencerenin önünde biriken beyazlığa inat, pırıl pırıl havamız.
Gülizar, “Kalk hadi,” diyor heyecanla. Çocuk sesiyle: “Bu gece ziyafet var. Annem döktürmüş. Ne bulduysa yollamış. Minibüs şoförü boşuna ‘Abla, anan sana memleketten taş mı yolladı?’ dedi. Koliyi iki kişi eve kadar zor taşıdık.”
Oda loş. Çabucak toparlanıyorum. Buz gibi suyla yüzümü yıkıyorum. Bugün okul yok. Hafta sonu, yılın son günü. Memlekette sokaklar süslüdür şimdi; AVM’lerde hummalı alışveriş. Bizim sarı perdenin arasından ise sonsuz beyazlık bakıyor içeri. “Beyaz köy,” diyorum içimden. Işıksız, yalnız köy.
Oda mis gibi tereyağı kokuyor. Cızırdayan yağa Gülizar 2 yumurtayı çıt diye kırıyor. Yumurtalar göbek atıyor tavada, çaydanlık fokur fokur. Sobanın üzerinde sıcacık köy ekmekleri, bal… Masamız yok ama kasalar var işte. Mavi beyaz örtü serili üstlerine, Ege’den bir esinti gibi.
Gülizar’ın annesi kıymalı börek bile yollamış.
Ziyafet gibi ziyafet. Radyoyu açıyorum. Cızır cızır… Sonra Nazan Öncel:
“Gidelim buralardan, dayanamıyorum…”
“Saçları örgülü, yanakları kırmızı öğrencilerimiz var. Alışacağız” diyorum içimden.
Kolinin içi kavanozlar, kese kağıdına sarılı pastırma, bez torbada tarhana, sebze, meyve dolu. Bir kavanoz var ki, açınca içinden çocukluğum çıkıyor. Yine unutulmamış. Gülizar’ın anneannesi reçel yapardı; ayva, havuç, armut karışık reçel. Bazen içine Antep fıstığı da koyardı, aylığını yeni almışsa. Sıcacık ekmeğin üzerine sürüp yemeğe bayılırdık. Gülizarla çıplak ayaklarımızı pencerenin demirinden aşağı sarkıtır, meyve bahçesini, süs havuzundaki kuşları izlerken yerdik, hayal kurardık. Şimdi evimizden çok uzak yine bir sofra başındayız, ayağımızda yün çoraplarımız.
Bu dağ köyünde bile, yeni yılın heyecanı ve huzuru içimi ısıtıyor. Kestane patlıyor sobanın üstünde, çaydanlığın fokurtusu geceyi ikiye bölüyor. Hoş geldin yeni yıl her nerede hissediliyorsan… Gülizar’a sıkı sıkı sarılıyorum…
Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

