
Üzerine bir kavanoz kapamış dünya, hangi yöne gitse cama toslayan bir çirkin böcek. Uzun zamandır böyle. Ama şimdi, çıkmak istiyor o cenderenin dışına. Onu tutsak eden her şeyin dışındaki dünyayı merak ediyor. Kim bilir, bir ihtimal, güzel şeyler yaşama ihtimali, kaderin dalgınlığına gelse mesela, bıraksa biraz yakasını? Onu ezen, sömüren, oraya hapseden herkesten, her şeyden şiddetle nefret ediyor.
Zeynep Kaçar

Sefa Kaya, İzzet Can ve Beyza... Aynı şehrin içinde, aynı karanlığın kıyısında, birbirine değerek savrulan üç genç hayat. İstanbul yalnızca bir fon değil; gürültüsü, şiddeti, yoksulluğu ve bitmeyen tehdidiyle oyunun kendisi. Zeynep Kaçar, son romanında bu üç karakteri video oyunu estetiğini çağrıştıran kırılgan ve sert bir kurgu içinde buluşturuyor. Her şey yeniden başlayabiliyor ama hiçbir şey gerçekten sıfırlanmıyor.
inadinaedebiyat.net adresinde Çağdaş Türk edebiyatının nabzını tutacağımız "Kübra Öznur Çelik ile Edebiyat Saati" adlı söyleşiler dizimizin devamında 2026 yılında kendinden söz ettiren “Seni Seviyorum Uçur Beni” romanı var. Bu kıymetli yolculukta bize eşlik ettiği için yazarımız Zeynep Kaçar’a teşekkürü bir borç biliriz. Buyursunlar, söyleşimiz başlasın.

Söyleşi: Kübra Öznur Çelik

Romanda Sefa Kaya, İzzet Can ve Beyza Nur’un hikâyelerini bir video oyunu mekaniğiyle örüyorsunuz. Hayatta kalma refleksinin bir level atlama çabasına dönüştüğü kurguda, dijitalleşen dünyanın yarattığı sahte güvenlik hissiyle, İstanbul’un sokaklarındaki vahşi gerçeklik arasındaki çatışmayı nasıl dengelediniz?
Anlatıcının kim olduğu sorusu çok kafamı kurcalıyordu. O yüzden her bölümde başka bir anlatıcı dili ve başka bir bakışla yaklaştım karakterlere. Romanın yazarı finale doğru bir dağ başında öldüğünde yani anlatıcı ortadan kalktığında ana karakterlerimden sadece Beyza anlatmaya devam ediyor. Bir tek onun dili kalıyor geriye. Romanın kurgusundan, bilgisayar oyunu dünyasından, anlatıcıdan özgürleşmiş bir benlik. Bu katmanlı anlatım şekliyle dijital dünya, İstanbul'un katı gerçeği ve benim kurgum iç içe geçmiş oluyor bir biçimde.
Önceki eserlerinizde mekân ve kadın ilişkisi üzerine çokça durmuştunuz. Bu romanda ise İstanbul, gürültüsü, yoksulluğu ve bitmeyen şiddetiyle adeta dördüncü bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Şehrin bu tekinsizliğini ve bir vapur patlamasıyla fitili ateşlenen korkuyu kurgunun merkezine yerleştirme fikri nasıl doğdu?
İstanbul giderek artan nüfusuyla en çok gençler için bir çarpışma alanı. Her gün milyonlarca genç insan sabahın kör karanlığında yollara düşüp en pis, en yorucu işleri yapmaya zorlanıyor. Öte yandan son yıllarda giderek artan genç yoksulluğunu görmezden gelmek mümkün değil. Bir de işin içine politik baskılar girince bir cenderede yaşamaya mahkum kalıyorlar. Patlamalarsa hepimizin hala hafızasında. Tam da amacına ulaşarak derin bir toplumsal korku üretti. Bir kurgu yaratma aşamasında bu patlamaların bıraktığı dehşet duygusunu unutmamamız gerektiğini düşündüm. Patlamanın bir vapurda gerçekleşmesi de benim o dönemki endişelerime dayanıyor. Çok sık vapura biniyorum ve böyle bir ihtimal hep vardı ne yazık ki.
Anne, çocuğunu doyuruyor, öpüyor diye zarar vermez sanılır ama metinde öz evladını yıllarca ilaçlarla hasta eden, kolunu kanadını kıran bir anne figürüyle karşılaşıyoruz. Karakterin yirmi üç yaşında yaşadığı 'memeden ayrılma sancısı' aslında sadece fiziksel bir bağımlılık değil, bir hakikatin yıkılışı gibi duruyor. Siz bu romanda fedakâr anne imgesini tersyüz ederken, karakterin annesinden kalan nefretle ve 'Asıl zekâ gözünün önünde olanı görmektir' düsturuyla yüzleşmesini sağladınız. Bu karakter üzerinden, toplumun kutsallaştırdığı bağların aslında nasıl birer yıkıma ve bilgisayar zekâsı var ama hayat bilgisi sıfır dedirten bir eksikliğe dönüşebileceğine mi farkındalık sağlamak istediniz? Karakterin annesizlikle değil de annesinin kurduğu sahte hastalık yalanıyla büyümesi, onun dünyayı bir nefret objesi olarak görmesini nasıl şekillendirdi?
İzzet Can nefret duygusuyla hareket eden biri değil aslında. Annesinin ona yaptığının ne kadar farkında, tartışılır. O yeni doğmuş bir bebek gibi dünyayı anlamaya çabalıyor. Romanda her üç karakterim de anneleriyle sağlıklı bir ilişki kuramamışlar. Kutsal anne mitini sorgulamak istedim açıkçası. Annenin varlığı elbette çok önemli ama onun ruh sağlığı tüm hayatımızı belirliyor. Her üç karakterin annesi de gerçek bir sevgi ve bakım vermekten uzak kadınlar. Arka plandaki gerekçelerine biraz da olsa dikkat çekmeye çalıştım ama asıl konum anneler olmadığı için neden sonuç ilişkisinden bağımsız bir oluş halleri var. İzzet Can'ın bence kişisel beceriksizliği, olanı biteni sorgulamamış olması. Bugün sayısını bilmiyorum ama evlerde bilgisayar başında bir ömür geçirmeye meyilli epey genç insan var. Bu elbette toplumsal bir sorun ama sırf o sandalyeden kalkmamak için bu gençler de evdeki pek çok gerçeği görmezden geliyor olabilirler.
'Zenginler pis işlerini yapsınlar diye yoksulluğu icat etmişlerdi.' Bu cümle, karakterin sadece ekonomik bir yetersizlik içinde olmadığını, aynı zamanda binlerce yıllık bir insan ilişkileri düzeneğinin kurbanı olduğunu hissettiriyor. Diğer yanda ise karakterin, aşağılanmaya dayanabilmek için geliştirdiği umursamama refleksiyle karşılaşıyoruz. Ancak siz buna umursamamak değil, 'incinen duygularını kalbinin derinine gömmek' diyorsunuz. Karakterlerinizin bu 'gömme' eylemi, onları Peri gibi tılsımlı karakterlere daha mı muhtaç hale getiriyor? Bu yoksulluk icadı içinde debelenen gençlerin, birbirlerini sadece hâl hatır sorarak iyileştirmesi mümkün mü, yoksa kanatları olsa da uçamayacakları bir sistemin içine mi hapsolmuş durumdalar?
Zenginler pis işlerini yapsınlar diye yoksulluğu icat etmişlerdi cümlesi İsmail Gezgin'in Ötekilerin Arkeolojisi kitabında okuyup vurulduğum bir cümle. Tam da bu kapitalist sistemin nasıl oluştuğunun özeti gibi.
Peri ikinci levelda karşımıza çıkıyor. Bu oyundaki bonus o. Onun varlığı her üç karakterin de hayatında bir umudu başlatıyor. Bir insanı sevmek, bunca zorluk içinde tutunabilecekleri tek ve en sağlam dal aslında. Ama onu algılama biçimlerinde bir gerçek dışılık var ne yazık ki.
Üçü de Peri'ye kurtarıcı gözüyle bakıyor. Oysa Peri'nin de onlar kadar zor durumda olduğunu bir süre sonra anlayabiliyoruz. Sistemin dışına kişisel çabalar ya da tek bir kişinin varlığına sığınarak çıkamayız diye düşünüyorum. Kişisel kurtuluş vaatlerinde bulunan tüm öğretilerin gerçeğe sırt çevirmiş bir yanı var. Toplumsal koşullar değişmediği sürece bireysel bir kurtuluş pek mümkün değil gibi geliyor bana.
Romanda bombalı saldırılar ve toplumsal kaosun ortasında karakterlerin gülümsemesi veya hayata devam etme çabası, şiddetin kanıksanmışlığına dair çok sert bir eleştiri barındırıyor. Türkiye’deki bu şiddet yorgunluğu halini yazarken, okuru sarsmak ile bu gerçekliği belgelemek arasında nasıl bir yol izlediniz?
Gençliğin hafifliği diyebilirim. Başına ne gelirse gelsin gülünecek bir yan bulabilmek, hayatı çok da ciddiye almayıp ayağa kalkıp devam edebilmek gençlere has bir davranış biçimi. Sonraki yaşlarda bunu sürdürebiliyorsak ne mutlu bize.
Ben birilerine bir şey göstermeye, sarsmaya vs pek niyetlenmiyorum yazarken. Duyduğum öfkeyi ve gözlemlediğim gerçekleri bir kurgunun içine yerleştirip sorular soruyorum. Beni rahatsız ettiği için yazıyorum en çok.
Tek derdim okuyucunun ah vah böyle hayatlar da var dememesi. Bir romanla bir devrim yapamazsınız ama gençlerin zorlu gerçeklerine yakından bakmaya aracı olabilirsem ne iyi.
Sefa için her şey, annesinin onu sevmiş, korumuş olması ihtimali üzerine kurulu. Gerçekleşmediği için de hayatı bir öksüzlük ve öfke yumağına dönüşmüş durumda. Siz, 'Bir kadını sevmek o yüzden onu böyle delice korkutuyor. Hiç sevilmemişlerin bildiği bir korku bu.' diyerek sevgisizliğin sadece bir eksiklik değil, bir korku kültürü yarattığını imliyorsunuz. Sefa Kaya gibi 'katil olma potansiyeli' ile 'içindeki iyi biri' arasında sıkışan karakterleri yazarken, bu öksüzlük duygusunun onları şiddete iten ana motivasyon olduğunu mu düşünüyorsunuz? Sefa’nın içindeki 'iyi biri' ne tutunma çabası, bir kurtuluş biletine dönüşebilir mi?
Sefa Kaya yazma aşamasında zor duygularla baş etmemi gerektiren bir karakter oldu. Annesine duyduğu öfke gayet yerinde bir öfke. Annesi Sefa Kaya'nın başına gelenlere kimi kez korkudan, kimi kez çaresizlikten kayıtsız kalmış. Annesinin koruyup kollamasıyla başka biri olabileceğini varsayıyor ki bu doğru bir varsayım.
Her insan kendi seçimlerinden sorumlu. Sefa Kaya da başına gelenleri zihninin gerisinde aklayabilecekken, başka birine zarar vermemeyi seçiyor. Kendini yenebilen biri o. Ama kendini yenmesi dünyayı yenmesine yeter mi, bu bir soru.
Bir söyleşinizde 'Oyun yazmak dar bir sokaksa, roman kocaman bir şehir' demiştiniz. ‘Seni Seviyorum Uçur Beni’de bu şehrin içinde gezerken, tiyatronun 'her kelimenin sahnede karşılığı olmalı' kuralını esnettiniz mi, yoksa romanda da her sahneyi bir rejisör titizliğiyle mi kurdunuz? Romanın akıcı ve sarsıcı temposunu bu sahneleme disiplinine mi borçluyuz?
Oyun yazarlığında hedefe yönelik olmanız gerek. Yönetirken de bütünlüklü bir dünya kurmanız beklenir. Belki ben roman yazarken de hep bunları gözetiyorum. Temelde ne için yola çıktım, ne söylemek istiyorum, sorularım neler. Bunları unutmamaya gayret ediyorum. Aksayan bir yan varsa yeniden yeniden yazıyorum.
Sizin edebiyatınızda pembe bulutlar pek yok, daha çok altındaki gerçeği gösteriyorsunuz. Bu romanın finaline dair, okurun elinde kalan umut mu yoksa farkındalık mı olmalı? Gençliğin bu sıkışmışlığında bir çıkış kapısı olduğuna gerçekten inanıyor musunuz?
Bir öneride bulunmuyorum. Sosyoekonomik koşulların ezdiği insanlar için bir görünürlük alanı yaratmaya çalışıyorum. Ama bunu yaparken edebiyatın içinde kalmayı, didaktik olmamayı, bir sonuçtan çok bir oluş halini dile getirmeye çabalıyorum. Bizi hoşnut tutan bir sanattan hoşlanmıyorum diyebilirim. Biraz rahatsız olmak insan zihnini diri tutuyor, kendi dünyasından çıkarıp başka hayatlara bakmaya zorluyor. Edebiyat da bence en çok başka hayatları anlama çabamız olduğu için var.
Sorularımıza verdiğiniz samimi cevaplarınız için teşekkür ediyor ve yeni kitaplarınızı sabırsızlıkla bekliyoruz. Daha anlamlı, daha bilinçli bir dünyada yeniden buluşmak dileğiyle…
Zeynep Kaçar,
Seni Seviyorum Uçur Beni,
224 Sayfa
Doğan Kitap, 2026
Söyleşi: Kübra Öznur Çelik, 22.05.2026


