ZAMAN GEÇMEZKEN BİZDEN EKSİLENLER
Bir yıl daha bitiyor, insan bunu takvimden değil de mutfakta gittikçe küçülen bir sabun kalıbından, sabahları biraz daha zor açılan perdeden, çaydanlığın dibinde unutulmuş sudan anlıyor galiba. Zaman büyük lafları sevmiyor, sessizce eksiltiyor bizi, bir çorabın tekini kaybeder gibi kaybediyoruz bazı insanları, bazı hevesleri, bazı eski hallerimizi, sonra bir sabah uyanıp eksikliğin adını hayat koyuyoruz, dışarıda rüzgâr var, deniz köpürüyor, martılar sanki dünyanın bütün kırıntıları kendilerine vasiyet edilmiş gibi kıyıya üşüşüyor, insan da onlardan pek farklı değil aslında, ömrün kıyıya vurduklarından kendine bir anlam çıkarmaya çalışıyor, biraz sevgi buluyor, biraz korku, biraz çocukluğundan kalmış paslı bir teneke kutu, biraz da kimse görmesin diye içine sakladığı o eski mağlubiyet, sonra bunların hepsini ceplerine doldurup yetişkinlik diye dolaşıyor ortalıkta, ne tuhaf, çocukken büyüyünce her şeyi anlayacağımızı sanırdık, büyüdük ve yalnızca sorularımızın boyu uzadı, annemizin sesinin bir gün evin içinden çekilebileceğini, babamızın omuzlarının küçülebileceğini, sevdiğimiz birinin yüzünün hafızamızda yavaş yavaş silinebileceğini bilmiyorduk, bilseydik belki daha az acele ederdik, belki sofradan hemen kalkmazdık, belki bazı kapıları öfkeyle çarpmazdık, fakat insan kendisine verilen hayatı çoğu zaman başka bir hayat gelecekmiş gibi harcıyor, asıl felaket de burada başlıyor, çünkü hayat ertelenebilecek bir şey değildir, insanın kendine söylediği en büyük yalan yarındır, bunu anlamak için bazen bir cenaze gerekir, bazen bir ayrılık, bazen gece yarısı mutfakta tek başına içilen bir bardak su, bazen de hiçbir şey gerekmez, yalnızca rüzgar eser ve insan birdenbire kendi içindeki harabeyi duyar, işte o vakit anlarız ki tarih yalnızca meydanlarda, kürsülerde, savaşlarda yazılmıyor, bir kadının otobüste camdan dışarı bakarken yuttuğu cümlede de tarih vardır, sabah dükkânını açan adamın ellerinde de hastane koridorunda ayakkabısının ucunu seyreden çocuğun sessizliğinde de eve ekmek götürürken cebindeki parayı üç kere sayan babanın avucunda da kimsenin okumadığı şiiri gece yarısı yeniden düzelten şairin masasındaki kırıntılarda da tarih biraz da kimsenin kayda değer bulmadığı insanların başına gelenlerdir, fakat bize durmadan başka türlü öğrettiler, büyük olanın gürültülü olduğuna inandırdılar bizi, çok konuşanın haklı, çok görünenin kıymetli, çok kazananın başarılı olduğuna, oysa insan bazen bütün bir ömrü yanlış bir terazinin önünde geçiriyor, sonra kefelerden birine kendi kalbini koyduğunda geç kalmış oluyor, kültür dediğimiz şey belki tam da burada başlıyor, insanın neye bakacağını seçmesinde, hangi sese kulak vereceğinde, hangi kalabalıktan uzaklaşacağını bilmesinde, çünkü herkesin aynı anda bağırdığı yerde hakikat daha yüksek sesle konuşmaz, susar, insan onu arayıp bulsun ister, belki bir kitabın arasında, belki bir ağacın gövdesinde, belki yıllardır aramadığımız birinin sesinde, belki de kendimizden kaçmayı bıraktığımız o tatsız akşamda, bu yüzden bir yılın hesabını yalnızca başımıza gelenlerle tutamayız, neye dönüştüğümüzü de sormamız gerekir, daha mı merhametliyiz mesela, daha mı dikkatliyiz, bir insanın acısını hemen hükme çevirmeden dinleyebiliyor muyuz, yoksa dünyanın bütün felaketlerinden kendimize küçük bir seyirlik mi yaptık, çünkü insanın başına gelen kötülük kadar kötülüğe alışması da korkunçtur, hatta belki daha korkunçtur, bir toplum önce acıya alışır, sonra kabalığa, sonra yalana, en sonunda kendi çirkinliğini tabiatı sanmaya başlar, işte orada rüzgarın yönünü suçlamanın manası kalmaz, pusulayı biz bozmuşuzdur, yine de insan denen şey tuhaf bir inat taşıyor içinde, kırılmış bir fincanı atmayıp içine feslegen dikiyor, ölenlerin ardından yemek pişiriyor, terk edildiği evin penceresini sabah yine açıyor, çocuklarına masal anlatıyor, şiir yazıyor, âşık oluyor, bütün delillere rağmen bir başkasının iyi olabileceğine inanıyor, belki bizi ayakta tutan da budur, dünyanın güzel olması değil, insanın güzelliği aramaktan bir türlü vazgeçememesi. Şimdi yıl bitiyor, rüzgâr kıyıya ne bulursa vuruyor, yosunları, çöpleri, kırık dalları, belki bizim içimizden kopanları da...
Ben bu yılın ardından büyük hükümler vermek istemiyorum, yalnızca cebimde kalanlara bakıyorum. Birkaç insan, birkaç cümle, biraz utanç, biraz özlem, hâlâ geçmediğine sevindiğim birkaç çocukluk hastalığı, mesela gökyüzüne bakınca durmak, sevdiğim birinin sesini duyunca içimin sebepsizce ferahlaması, kötü bir dünyanın iyi bir insan olmamak için mazeret sayılamayacağına inanmak, gerisi rüzgarın olsun, çünkü insan her şeyi yanında taşıyamıyor, bazı yükleri tarihe, bazılarını tabiata, bazılarını affetmeye bırakmak gerekiyor, fakat bir şeyi bırakamayız, kendi hayatımızın şahidi olmayı, zira insan bir gün gerçekten hesap verecekse önce kendisine verecek, ben bu hayattan geçerken neyi gördüm, neyin yanından başımı çevirerek geçtim, kimi sevdim, kimi incittim, hangi yalana rahatım bozulmasın diye inandım, hangi hakikatin önünde yalnız kalmaktan korktuğum için sustum.
İşte yılın sonunda insanın önünde duran asıl defter budur, sayfaları biraz ıslanmış, köşeleri kıvrılmış, bazı yerlerine çocuk eliyle çiçekler çizilmiş bir defter, rüzgâr sayfalarını çeviriyor, biz bakıyoruz, ve galiba yaşamak tam da budur: uçup gitmeden önce kendi yazımızı okuyabilmek.
Yazar: Rukiye Atıcı
Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar


