top of page

KENETLİ HAYATLAR, KIRIKLIKLAR, ÇÖKÜŞLER VE DİRİLİŞ

​

Küçücük hacmiyle tonlarca ağırlık taşıyan sarsıcı bir metinle buradayım bu kez. İlk birkaç sayfada sert taşlara çarpıyor zaten insan. Ama sanki acıtmadan, acıtmaya da çalışmadan anlatıyor derdini kitap. Zaman, mekân ve kelimelerin ötesinde derin bir sessizlik var. Bu sessizlik okuru, evlerin ve hayatların kuytu köşelerine atıveriyor.

​

Fransa'nın dağlık bir köyünde geçen bu hikâye, adını hak eden farklı bir sesle başlıyor; evin ve avlunun duvarlarındaki taşlarla. İnsanın acizliğini, telaşını, sevincini ve en çok da felaketini izleyen taşlar anlatıyor bize bu trajediyi. Yazar, anlatı koltuğuna cansız gibi görünen fakat hafızası olan taşları oturtarak büyük bir risk alıyor fakat kusursuz bir risk olmuş bu. Çünkü taşlar ne taraf tutuyor ne bir duyguya kapılıyor, onlar sadece görüyor ve anlatıyor. “Biz bu hikâyeyi anlatmaya yeltenen avlunun kızıl taşlarıyız.” dediklerinde, okurun metinle arasına koyduğu güvenli mesafe de birden yıkılıyor. Ondan sonra yalnızca olayları izleyen dışarıdan biri değil, taşların arasına sıkışmış birer tanık oluyoruz.

images.jpg
  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle
81nc54EpTzL._AC_UF1000,1000_QL80_.jpg

Sıradan bir aileye katılan engelli bir bebeğin eve getirdiği sessiz hava, evdeki diğer çocukların üzerinde onulmaz yaralar açıyor. Toplumun ve edebiyatın genellikle ajitasyonla, acıma duygusuyla ya da didaktik bir dille ele aldığı engellilik meselesi, bu romanda olduğu, gibi kendi ham haliyle, kendi yıkıcılığıyla seriliyor ortaya. Ne bir duygu sömürüsü var ne de okurun gözyaşlarını sayacak melodramlar. Sadece trajedinin çıplak gerçekliği ve onun etrafında hayatta kalmaya çalışan diğer evlatlar var. Bebeğin bir adı yok. Coşkulu bir varoluş sevinci de yok. O yalnızca evdeki düzenin merkezine oturan, herkesin hayatını ve birbirleriyle olan bağlarını geri dönüşsüz bir şekilde koparıp yutan kuyu gibi duruyor. Evin içindeki bu görünmez boşluk, zamanla tüm bireylerin psikolojisini esir alıyor. Yazarın buradaki gerçekçi ve tavizsiz tutumu, edebiyatın iyileştirici ama bir o kadar da acımasız yüzünü bize hatırlatıyor.

​

Eserin en vurucu taraflarından biri, bu durumun ailenin fertlerine yaşattığı farklı savrulmaları üç ayrı bölümde ele alması bence. Önce abinin omuzlarına binen sorumluluk ve sessiz öfkeyle sarsıyor. Abinin kırgınlığı, çocukluğunun elinden alınmış olması ve kardeşiyle kurduğu bağ kelimelere dökülmesi zor bir ağırlık taşıyor. Abi erken yaşta büyümek zorunda kalmış bir çocuğun sessiz çığlığını temsil ediyor. Sonra da kız kardeşin dünyasına sızıyoruz. Sevginin nasıl yasa dönüştüğünü, masumiyetin bir anda nasıl kırıldığını onunla beraber yaşıyoruz. Evin içindeki bu kadınlaşma ve erken olgunlaşma süreci, metnin en dokunaklı katmanlarından birini oluşturuyor. En nihayetinde ise sular durulduktan sonra doğan, sonuncu çocuğun gözünden tamamlanıyor her şey. Bu son halka, ailenin en küçüğünün ya da dışarıda kalanın mesafesinden tüm yıkımın üzerine düşen uzun, serin bir gölge gibi... O güne kadar evde yaşanan fırtınaları, biriken acıları ve sessizlik duvarlarını geriden izleyen bu son bakış, yaşananların üstünü örtmüyor aksine onları zamana yayılan bir sükûnetle mühürlüyor. Yılların getirdiği yorgun kabulleniş, neyin eksildiğini tam olarak adlandıramasa da boşluğun şeklini ezberlemiş bir çocuğun duruluğuyla aktarılması muhteşemdi.

​

Yazar burada kimseyi suçlamıyor. Ne anne babanın çaresizliğine laf söyleyebiliriz ne de çocukların isyanına kızabiliriz. Hepsi kendi meşrebince hayatta kalmaya, evde kalmaya çalışıyor. Her biri kendi cehenneminde, kendi sessiz savunma mekanizmalarını kuruyor. Karakterlere olduğu kadar okura da acımamak gerekir ya zaten. Burada da yazar okuru doğrudan gerçeğin içine atıyor. Yazarın dili biraz şiirsel biraz masalsı bir tonda akıyor. Bu sakinlik hikâyenin gücünü daha da artırıyor. Çünkü bağırmayan, hiç yumruk sıktırmayan bir acının aslında nasıl derinden aktığını kitap bittikten sonraki boşlukta daha iyi anlıyoruz.

​

Karakter isimlerinin olmayışı başta biraz yadırgansa da isimlerin gereksiz olduğunu sonradan fark edeceksiniz. Çünkü yaşanan trajedi kişisel olmaktan çıkmış, duvarların arasına sıkışmış evrensel bir insanlık durumuna dönüşmüştür. Herhangi bir isme ihtiyaç duyulmaz, çünkü acının, yorgunluğun ve çaresizliğin yüzü ortaktır.

​

Kitap bittikten sonra geriye kalan boşluğu birlikte paylaşmak, taşların arasında yankılanan sessizliğe ortak olmak her okurun harcı değil. Clara Dupont, edebiyatın sınırlarını zorlayan bu metniyle uzun süre zihnimizden çıkmayacak bir iz bırakıyor. Bu sarsıcı hikâyenin etrafımızda ördüğü duvarları konuşmak istiyorsanız, 1 Ekim Perşembe akşamı saat 21:00'de İnadına Edebiyat’ın inatçı okurları olarak bir araya geliyoruz. Herkese açık, çevrim içi ve ücretsiz gerçekleştireceğimiz bu tahlil buluşmasında, kitabın bıraktığı hisleri ve taşların fısıldadıklarını birlikte omuzlamak üzere hepinizi bekliyoruz.

​

Kitapla kalın…

​

Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle

​

Hazırladığınız kitap incelemelerinizi, öykü-deneme türündeki yazılarınızı, edebiyat ve sanat odaklı dosya konularınızı inadinaedebiyat@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

 

Tanıtım amaçlı kitap gönderimi ve reklamlarınız için de aynı kanallardan ulaşabilirsiniz.

  • Instagram
  • X
  • Youtube
  • Pinterest
  • Facebook
bottom of page