
Yaşadıkça, yaşlandıkça iyilik ve güzellik biriktirebileceğimizi sanırız. Ama bu bir yanılgı. Sönmüş balonlar gibiyiz. Sırtımıza yüklediğimiz ağır çantanın içinde gereksiz her türden eşya var. Yaşamımızın eşyaları. Koca bir konsol. Çekmeceler, çekmeceler. Çekmeceler içinde binlerce dosya. Sevdiklerimiz, sevmediklerimiz, yüzler, suretler, gölgeler...
Sibel K. Türker

Temenni’nin tutkuyla sarıldığı hayatındaki tek kusuru, kadınlara düşman bir memlekette bir kadın olarak yaşaması. Tam da bu sebeple aşinayız ona. Üçüncü sayfa manşetlerinden, ana haberlerin cinayet köşelerinden, gece yarısı “kız başına” geçilmeyen caddelerden, erkeklerin yazdığı haksız tarihten...
inadinaedebiyat.net adresinde Çağdaş Türk edebiyatının nabzını tuttuğumuz "Kübra Öznur Çelik ile Edebiyat Saati" adlı söyleşiler dizimizin devamında “Cennette Gibiyim” romanı var. Bu kıymetli yolculukta bize eşlik ettiği için yazarımız Sibel K. Türker’e teşekkürü bir borç biliriz. Buyursunlar, söyleşimiz başlasın.

Söyleşi: Kübra Öznur Çelik

Kitabın adındaki ironiyle başlamak isterim. Temenni için cennet, şiddetin olmadığı tekinsiz boşluk aslında. Bir yazar olarak bu cehennemi tasvir etmek mi daha sarsıcıydı sizin için, yoksa “cennet” diye sunulan hissizleşme hâlini kaleme almak mı?
Temenni cenneti korunup kollandığı ve koşulsuzca sevildiği bir yer olarak düşlüyor. Başkaca bir fikri yok aslında. Cennet olsa olsa bu dünyanın antitezidir diye düşünüyor. Kötülüğün, merhametsizliğin olmadığı yalnızca düşlerimizdeki bir öte alem, deyim yerindeyse yok ülke, bir ütopya.
Temenni’nin cennet kavramı tüm dinsel inanışların ötesinde ve oldukça bireysel. Bir tanrı var ve bu ifritlerle dolu dünyayı yarattıysa, mutlaka iyi bir şey de yaratmıştır diye düşünmekte. Bunu kitabın ilk sayfalarındaki masalsı ve çocuksu anlatımdan da anlayabiliyoruz. Bir de elbette çocukluğun cenneti var anlatılan. Bu yitirilmiş ve bir daha geri gelmeyecek, anne kucağındaki cennettir. İyilik ve kötülük kavramlarını kendi içinde çarpıştırıp bu yoruma varmış olsa gerek.
Ufkun yani erkek kardeş karakteri tam bir bıçak sırtı. Ablasına değil de anneyi öldüren babaya duyulan biat... Erkekliğin nesilden nesile geçen bir miras olması durumu çok çarpıcı. Faille kurulan bu hastalıklı empatiyi, erkeklik ittifakını kurgularken toplumun iki yüzlü yapısıyla yüzleşmek size ruhsal olarak nasıl bir ağırlık yükledi?
Ben bu bölümleri yazarken kendimi daha çok sosyologmuşum gibi hissettim. Bazen de bu sosyolog olma hali yazarlığımın önüne geçti açıkçası. Bu ülkede kurgulanmış ve dediğiniz gibi nesilden nesile devredilen bir erkek egemen anlayış var. Hatta bu ülkenin asıl dininin ataerkillik olduğunu düşünüyorum. Diğeri üzerine giydirilmiş kılıftır. Yani toplumun yüzde doksan dokuzu Müslüman diyorlar ya, o dedikleri ataerkillik dinidir.
Dolayısıyla Ufkun karakteri bir anlayışın temsilidir ve ne ilk ne de son örnektir. Yaşanan acıklı tabloyu layıkıyla verebilmem için bu karaktere ihtiyaç duydum. Anlatmak istediğimin tam olarak anlatabilmek, bu toplumun bin yıllık kodlarını çözebilmek için Ufkun gibi bir erkek kardeşe gerçekten de gereksinim vardı romanda. Böylelikle bütün taşlar yerine oturacaktı. Bu ülkede kadın olma halinin yalnızlık ve çaresizlikle nasıl da eşdeğer olabildiğini böylelikle dile getirdim sanırım.
Ama durun, sosyolog olmak da yetmez. İşin bir de psikolojik yönü var tabii. Yani kitle psikolojisinin nasıl da kahramanlar ve kurbanlar yaratabildiğini de göz önünde bulundurmak gerekti. Erkek tarafı sayıca çoktu bu kanlı düğünde, kız tarafı ise bir tek teyze kızıydı desek yeridir. Teyze kızı tüm direnen ve kadınların mücadelesine omuz verenlerin temsili adıydı.
Kocanın konumu edebiyatta aslında çok sık es geçilen şiddet türünü fısıldıyor bize. Fiziksel bir zarar vermiyor belki adam ama Temenni’nin ruhundaki yarığı da hiç görmüyor. Görülmemek, duyulmamak, anlaşılamamak... Sıradan bir hayat sürme dayatmasının bizzat kendisi, görünmez bir şiddete dönüşmüyor mu Temenni’nin evliliğinde?
Koca çok yanlış anlaşılıyor ve okunuyor. Ben Temenni’nin kocasını kötü biri olarak resmetmedim. Ilımlı bir tipti, ancak dediğiniz gibi derinlikten yoksun olabilir. Belki memur olması, sosyoekonomik durumu göreceli olarak Temenni’nin sınıfının üzerindeydi. Temenni bir kaçış evliliği yaptı. Deyim yerindeyse korunmayı seçti, çok da mutsuz olmadı ancak kalbi hep yaralı ve yalnız kaldı. Onarılamadı. Dolayısıyla evliliğinin sıradanlığını bile isteye tercih etti diyebiliriz. Kötülüğün peşinden dörtnala geldiğini bilen bir kadın ne kadar huzurlu idiyse o da o kadar huzurlu olabildi diyelim. Çünkü evlenmesiyle de film bitmemişti.
Annenin ölümü sadece biyolojik bir son değil romanda. Korkunun, güvensizliğin genetik bir hastalık gibi hücrelere işlenmesi aslında. Travmayı, kız çocuklarına bırakılan miras olarak kurgularken psikolojik derinliği bu kadar keskin tutabilmek yorucu olmadı mı? Karakterin darmadağın bilincine, parçalı zamanına girip çıkmak...
Çok yorucu ve yazarı için de yaralayıcı oldu diyebilirim. Romanda bir iç denge tutturmak gerekiyordu ve bu sırat köprüsünde yürümek gibi bir şeydi. Bir ip cambazı zariftir mesela, istese de ip üstünde kaba saba hareketler yapamaz. Benim yazar olarak durumum da buydu. Ancak bu toplumda yaşıyoruz ve bu olaylara hiç de yabancı değiliz. Hatta şöyle diyeyim biz kadınlar bu cinayetlerin üçüncü derece tanığıyız. Her gün ve her gün. Yıllar boyu hem de. Dolayısıyla negatif bir tecrübe alanımız da var ne yazık ki.
Annenin ölmesi ayrı öldürülmesi apayrı bir olaydır takdir edersiniz. Bir de bu kanlı eyleme bir çocuk olarak tanık olmak hepsinin üzerinde katran gibi bir acıdır. Yani acının dereceleriyle oynadım, volümü kısıp artırdım, hatta sonuna kadar açtım ve bambaşka bir şey çıktı ortaya. Korkunç bir müziği böyle son ses dinlemek, düşüncelerinizde hatta rüyalarınızda bile buna maruz kalmak gibi anlatabilirim bunu. Bir de görüntü kısmı var işin. Cinnet dolu bir sinema sahnesinin sürekli ve sürekli olarak gözünüzün önüne gelmesi.
Ancak şu söylenebilir ki; bütün bu acı ve dehşetin içinden serpilip gelen ve sonunda genç bir kadın olan Temenni’nin hikayesidir aslolan.
Gelelim sokağın, mahallenin ağır suç ortaklığına... Komşuların perde arkasından izleyen, felaketi seyirlik oyun gibi süzüp elini taşın altına asla koymayan merakı. Cinayetin vahşetinden çok, onu meşrulaştıran “kol kırılır yen içinde kalır” riyakârlığını yazmak, kaleminizde nasıl bir öfkeye karşılık geliyordu? Bunları yazarken en çok hangi toplumsal ikiyüzlülük canınızı yaktı?
Erkek egemen kültür çok mikro alanlarda, deyim yerindeyse kılcalda var oluyor. Vahşet işin en göz önünde olan, son kısmı. O noktaya gelene kadar, ince ince, ustaca ve hatta tıkır tıkır işliyor diyebileceğimiz bir düzenek var. Bu bir dokuma tezgahıdır, bin yıllardır bu muhteşem kumaşı hatasızca dokur ve toplumun üzerine giydirir. Bu ataerkillik örüntüsüdür. Yani “büyük resmi” görmemiz gerek diyorum, ben komplocuların bu sözünü alıp, bir yazar olarak ironiyle yeniden kullanıma sokuyorum kısacası.
Bize hep vaat edilen, sahte iyileşme hikâyelerinden birini sunmuyorsunuz finalde. Temenni iyileşmiyor, enkazın altında, zar zor aldığı nefesle kalakalıyor öylece. Umudun sadece başka bir hayal kırıklığının ön sözü olduğu dünyada, karakterinizi sağaltmayı reddetmek, okurun “her şey eninde sonunda düzelecek” beklentisine indirilmiş bilinçli bir tokat mıydı?
Çünkü ne umut ne de umutsuzluk basite indirgenebilir kanımca. Kavramsal olarak böyle bu, tarihle ve dünya düzeniyle düşündüğümüzde de öyle. Kadınlar için sahte kahramanlık hikayeleri yazmaya gerek yok. Bu evet, işe yarayabilir ancak yalanlara da kapı açabilir. Bunca hastalıklı bir toplumda sağaltım hemen, acilen mümkün müdür? Hiç gerçekçi değil. Ayrıca romanlar da okuruna hayal satmamalı. Ne çiğ gerçek ne de vasıfsız hayal benim roman anlayışımla bağdaşmıyor. Temenni hastalandı ancak aynı zamanda içinde bir ışık da hissetti. Bir gelecek fikrine doğru çekildi. Bir kapı aralayabileceğini gördü diyelim buna.
Kayınvalide karakteriyle ataerkil düzenin sadece erkekler tarafından değil, bizzat eski kurbanları tarafından da nasıl tıkır tıkır işletildiğini koyuyorsunuz önümüze. Hayatta kalmak için sistemin gönüllü bekçiliğine soyunan, kendi ezilmişliğinin faturasını gelinine kesen bir kadınlık trajedisi var burada. Erkeğin fail olduğu aleni şiddeti kurgulamak bir yana, kadının kadına uyguladığı tahakkümü deşmek metnin psikolojik mimarisine nasıl bir derinlik kattı? Toplumun yere göğe sığdıramadığı kutsal aile masalının aslında kurbanların birbirini öğüttüğü bir değirmene dönüştüğünü resmetmek, yazarın zihninde kurduğu mahkemede ne tür yüzleşmelere kapı araladı?
Yüzleşmeler sayısız elbette. Kayınvalide figürü otoriter bir kadın ana figürüdür. Genç bir kadınken esamesi okunmayan ve belki de ezilen ancak anne olup yaşlanınca hükmetme gücünü elde eden tipik bir kadınlık örneğidir. Ev içindeki uyumsuzluğu, anlaşmazlığı belki de yeniden ve yeniden üretilen faşizmi dillendirmek açısından bu karakter de önemlidir. Ancak şu da var ki bu yaşlı kadının da bir acınasılığı vardır. Oğlunu kaybeder, geliniyle bir başına kalır ve bunama belirtileri göstermeye başlar. Tahtı çoktan elinden gitmiştir yani. Temenni’yle birlik olup kendi babasının silahını kötülere karşı gerektiğinde kullanabileceğini deklare eden bir bölüm de vardır romanda.
Sorularınız için çok teşekkür ederim.
Sorularımıza verdiğiniz samimi cevaplarınız için teşekkür ediyor ve yeni kitaplarınızı sabırsızlıkla bekliyoruz. Daha anlamlı, daha bilinçli bir dünyada yeniden buluşmak dileğiyle…
Sibel K. Türker,
Cennette Gibiyim,
216 Sayfa
İthaki Yayınları, 2024
Söyleşi: Kübra Öznur Çelik, 18.06.2026


