SEVME YANARSIN
…hep beklenen, hep sevilen!
Seni sevmeye başladığım zamanı anımsamaya çalışıyorum. Kelimeler, o koku, o
duruşun… Neydi beni sana çeken? Yüzlerce, belki binlerce yaşamı taşıyormuş gibi sırtında; o vakur duruşun olmalı, evet, o olmalı. Elimi uzatsam, dokunacak kadar yakınsın.
Bazen, farkında olmadan, bir gülümseme kaplıyormuş yüzümü, ama öyle, senin
kelimelerin gelip geçiyor içimden, istasyonsuz trenler gibi… Bitimsiz bir yolculuk -hey nereye gidiyorsun? Kokuna tutunarak ilerliyorum.
Ne yani, sevmek kelimesi her düştüğünde aklıma bu kocaman tebessümün bir açıklaması olmalı mı? Tut ki sevmek içimi ısıtan, buzul çağının sonu, insanlık tarihinin başı olsun. Sokak ortasında, otobüste durduk yere suratına yayvan bir tebessüm yerleşmiş birine insanlar ne der sonra!
E, demiştim işte sana: Bilmem, ne der? Her delinin bir hikâyesi var, vah vah deyip geçer. Hangi hikâye doğru, hangisine inanmalı? Hangisine inanmak istersen odur senin hikâyen.
Hafızamı şöyle bir zorladığımda dökülüveren kırık-dökük anılar da yok değil…
Üniversite birinci sınıfın baharıydı, seni yine gördüm… Dahası, her zaman bir şekilde gördüğüm halde, nasıl oldu bu seni ‘göremeyişim’… Bakmak var, görmek var. Görmeden baktığım sendin, bakmadan gördüğüm sen…

Kulağıma ilk ezanı okuduğunda babam, ardından adımı fısıltıyla duyurduğunda kulağıma, sanki senin adını da sıkıştırıvermiş araya… Hep bir yakınlık, bir ezelden aşinalık vardı sanki aramızda. Seni her görüşüm, aslında yap-boz parçalarının azar azar yerine oturması gibiydi. O bozbulanık görüntülerden, şimdi, anlamlı bir bütün çıkarabiliyorum. Bana hep yakın olduğun halde çok uzakmış gibi duran gizemli bir yabancıydın sen. Her defasında o merak yeniden depreşirdi, kim, nasıl, acaba… Soruların çengeline asılmış bir dostsuz, ‘yaşamasız’.
Nerede kalmıştım, ah evet, seni aslında ilk fark ettiğim yer kitapeviydi. Üniversite çıkışı mutlaka uğrayıp da bir-iki saatimi harcadığım bu kitap durağında seni fark edecektim, ama bu defa unutmamacasına. Gördü göz, sevdi gönül derler. Ah yar ey, zerefşanım, ben de güç mü kaldı vasfetmeye seni.
Bu gece yine gözlerinin göğünden
Yıldız yağıyor şiirime…
Ve kâğıtların çölde kış misali beyazlığı üzerine
Kıvılcımlar nakşeden ellerim…
—Abi bırak yaa, bunun bir şey diyeceği yok! Sen kalk, taaa İstanbullardan gel, herifçioğlu sana mezellet okusun…
—Dur, dur! Güzel ağabeyciğim, oldu mu şimdi, anlamadan dinlemeden…
—Ne anlayacağım lan! Bir saattir ağzımızı açmış senin anlatmanı bekliyoruz, yok şiir yağıyormuş gözlerinin göğünden…
—Yok, öyle değil; yıldız yağıyor şiirime…
—Tamam, anladık, topla oğlum kamerayı gidiyoruz.
—Ama dünyayı güzellik kurtaracak, diyor Sait F…
—Bak hâlâ konuşuyor, kamu spotu gibi! Behzat Ç. varken kim ne etsin Sait F.’yi!
Biraz daha sabretselerdi anlatacaktım paşa paşa her şeyi; ama bizim insanımızda sabır denen naneden kalmamış hiç! Bak zıpladı yine tansiyonum! Görüyorum, görüyorum, gardıroba koşmaya hazırlanıyorlar! Neyse televizyoncu beyefendiler dinlemedi, bari size anlatmaya devam edeyim bu başlangıcı olmayan sevmeleri… Işıltılı-pırıltılı bir su gibi bu sevmek… İçmeden olmaz, an be an hissetmek lazım. Bir ara sağ olsun; dostlar kafayı bozduğumuzu da söylediler.
—Oğlum, bırak artık bu sevdanın peşini, işine gücüne bak, bir gün o kitaplar yıkacak üstüne, çekeceksin cartayı! Yeter. Yetti mi? Haliyle, yetmedi. Fasıla vermeden devam ediyor.
Evet, sevmenin başlangıcı yok
yolun sonu görünmüyor…
Hocamın pek sevdiği ve hep tekrarladığı o cümle düştü aklıma: “Ve dikkat et oğul, kitapların sonu yoktur!” Hamlet “Kelimeler, kelimeler, kelimeler…” diyedursun.
Kitaplar…
Kitaplar…
Kitaplar…
Kitaplarda seni sevmenin tanımını, tarifini bulmak için az ömür tüketmedim. Yoktun, ya da vardın da sanki hep başka bir kitabın satır arasına gömüvermiştin kendini, ‘gizli bir hazine’ gibi.
Ah mine’l aşk! Bilmeyi murat ettim seni!
Ne diyor yine o, Mine’ye mi âşık olmuş?
—Hüsnü, oğlum ara ver artık şu bilgisayara… Gözlerin kör olacak Allah göstermesin, gel de iki lokma bir şey ye.
—Tamam anne, geliyorum!
Kameraman ve muhabir beyler, siz köşede bekleyedurun beni, gelirim biraz sonra. Beklersiniz değil mi? Beklersiniz, beklersiniz. Sizin gibi iki huysuzu kim çeker benden başka! Biriniz sorularıyla, alayıyla beni candan usandırdı; diğeriniz kalmasın Allah’ım hiçbir hakikat nihan! Özelimiz kalmadı vallahi!
—Ohoo! Beyimizdeki keyfe bak, biz ne yapacağız burada, bostan mı bekleyeceğiz?
—Kitap falan karıştırın biraz, iyi gelir.
—Kitap mı? Ya ağabeycim anlamıyorsun sen bizi, bırak gidelim… Ya nerden düştük senin hikâyene bilmem ki? Hikâyeye de benzese içim yanmaz, deneme gibi bir şey karalamışsın başta. Biz de devamında bi halt var zannettik… Sen yak o kitapları yak, bir işe yarasın.
Odadan çıktığımda hâlâ arkamdan söylenip duruyordu muhabir ve kameraman, her zamanki gibi sessiz-sakin. Ben de kendimle konuşurum, o uzun yolu yürürken. İçimde yürümekle bitmeyecek bir yol var. Daha çok konuşmalıyım. Bu kelimeler bitmeli, daha çok konuşmalı, daha çok…
Yahu, kardeşim neymiş sendeki bu sevmek?
Cevabım, cevabınız olsun: az bile dedim: Kerem ile Aslı gibi bilinmez belki bizim sevdamız. Hah, işte buraya bir mim koy da dinle: Bu kerem fukarası gibi elde saz diyar diyar gezecek değiliz elbet; çünkü bizim sevdamız da Aslı gibi bir güzele değildir. Aslı’nın güzelliği Kara Keşiş’in ve dahi garip Kerem’in olsun. Benim sevmekliğim başkadır, başka…
Kime anlatıyorsun, dinleyen mi var?
Anlayan mı var; kim okur kim dinler varak-ı mihr u vefayı…
Dîl muntazır teşrifine gel ammân ammân!
Mutfakta güzel kokular.
Birileri ve diğerleri hep aynı şeyi düşünür, hep aynı şeyi söyler: Delirmek istemiyorsanız kitapları yakın!
*Öyküde italikle yazılan şiir Füruğ’a aittir.
Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

