top of page

PIRILTILI PRANGA

​

Zaman, insanı eğen ve nihayetinde onu kendine bile yabancılaştıran bir törpü işte. Buzdolabının aralıklarla çıkardığı hırıltı, akşamın yapışkanlığına karışırken, telefonun ekranında parlayan isim içimde bir yerleri sızlatıyordu. Mine’nin sesi, aramızdaki mesafeyi bir bıçak gibi keserek kulaklığımdan içeri dolduğunda, aslında konuştuğumuz şeyin yıllar öncesinde kalmış bir hatıranın cesedi olduğunu biliyordum.

​

“Canım, ne zaman görüşüyoruz artık?” dedi. Sesi hem çok yakın hem de dünyadan tamamen kopuktu. “En son konuştuğumuzda da haftaya demiştin. Sonra beni unuttun diye hayıflanma.”

​

Ellerimin kuruluğuna baktım. Deterjandan çatlamış, derisi sertleşmiş parmak uçlarım, hayatımın özeti gibiydi. Eskiden, bekârken, imkânlarla dolu yıllarda, zaman bizim için sadece kolumuzdaki saatlerin ibresinden ibaretti. Şimdi zaman, bir çocuğun nefes alışverişine, bir adamın yorgun ayak seslerine ve evin içindeki görünmez disipline endekslenmiş acımasız bir sayaçtı.

  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle
Ekran görüntüsü 2026-10-20 123109.png

“Tamam işte” dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. “Önümüzdeki çarşamba akşamı görüşelim. Ama bu kez de her zamanki gibi son dakika iptal edeceksen, başlamayalım aynı muhabbete. Hiç boşuna strese sokmayalım birbirimizi.”

​

“Senin strese girecek neyin var Allah aşkına?” dedi, her zamanki sorgulayan tonuyla. “Kendi hayatını bir evin içinde hapishaneye çevirip anahtarları da kocanın ellerine teslim eden sensin. Sadece dışarıdan bakabiliyorum bu duruma.”

​

Telefonu tezgâhın üzerine bıraktım. İçimde biriken tortu, kelimelere dökülemeyecek kadar eski ve ağırdı. Aslında geçen hafta da aynı şeyi söylemişti. Randevulaşmış, saatleri ona göre ayarlamış, çocuğun uyku düzenini, yemeğini, ertesi günün hazırlıklarını yapboz parçası gibi yerli yerine oturttuktan sonra yine aynı telefon gelmişti. Bilmem kaçıncı kez katıldığı kurslarından birinin randevusu aklına gelmiş, buluşma aniden iptal edilmişti. Ve işin en acı yanı, bu hüsranın tek sorumlusu yine ben ilan edilmiştim. Özgür bir kadındı, dilediği gibi savrulabilirdi, benim bir evim, düzenim vardı. Ona uyum sağlamak, onun sürekli değişen eksenine kendi hayatımı uydurmak zorunda kalışım, sanki benim suçummuş gibi yüzüme vuruluyordu. Oysa eskiden böyle değildik. Ya da belki de ben o zamanlar kendi gözlerime çektiğim perdenin arkasında gerçeği görmek istemiyordum. Evde görüşmelerimiz artık onu sarmıyordu çünkü ev demek, benim hayatımın gerçekliği demekti. Çocuk, ev işleri, Harun’un yorgunluğu... Mine bunları gördükçe tahammül edemiyor, onun pırıltılı dünyasına ihanet etmişim gibi bir öfke besliyordu.

​

Mutfak penceresinden dışarı baktım. Kendi kendime sordum, acaba gerçekten kim daha çok yoruluyordu? O sürekli bir yerlere yetişmeye çalışarak kendini tüketirken mi, yoksa ben her şeyin yerli yerinde durması için ruhumu anestezide tutarak yaşarken mi?

​

“Peki” dedim, telefonu tekrar kulağıma götürerek. “Kendimi ona göre ayarlayacağım. Programını yine gözden geçir, iptal edeceksen şimdiden söyle.”

​

“Yoksa strese giriyorsun değil mi?” İtici bir gülümseme nefesi geldi yapıştı kulağıma.

​

Empatiden tamamen yoksundu. Ama işte yılların getirdiği alışkanlık, insanı en çok yaralayan yerinden bağlıyordu. Eskiden neyse şimdi de aynısıydı. Aynı olmayan benim yaşam koşullarımdı. Ben evlenmiştim, çocuğum olmuştu, önceliklerim, bakış açım, tenimin rengi bile değişmişti. Sosyal hayatım daralmış, görünüşüm eski pırıltısını yitirmişti. Bir akşam dışarı çıkacak olsam, iki gün öncesinden ne giyeceğimi düşünür, özenirdim. Çünkü ona kendimi beğendirmeye, onun gözündeki eski benden geriye kalan kalıntıları korumaya çalışırdım. Ama artık bu çaba, bana bir işkence gibi geliyordu.

​

“Canım” dedim, sesimdeki kırılganlığı gizlemeye çalışarak. “Çocuğu nereye bırakacağımı düşüneyim, yemeğini hazırlayayım. E bırak da nereye gideceğimizi bileyim ki ne giyeceğimi de bileyim.”

​

“Bunları sürekli sen düşünmek zorunda mısın? O çocuğu kendi başına mı yaptın sen? Hayatını yaşayamıyorsun farkında mısın?”

​

Evet, sonunda beklenen yargılama seansına geçmiştik. Bazen kendi kendime, hiç buluşmasak, bu telefonları hiç açmasak, her şeyin daha sessiz ve huzurlu olacağını düşünüyordum. Duymak istemeyeceği cevaplar alacağını bildiği halde sorular soruyor, benim şikâyetçi olmadığım her şeyden benim adıma şikâyet ediyordu. Kendi gibi olmamı, hiçbir şeye bağlanmamamı, savrulan bir yaprak gibi yaşamamı istiyordu. Ama işin garibi, içten içe benim yerleşik, korunaklı hayatıma da derin bir hayranlık duyuyordu.

​

Çocuğun odasından hafif bir patırtı duyuldu. “Efendim anneciğim, birazdan geliyorum.” Mine bunu duyduğu an yüzüne soğuk su çarpmış gibi sustu. Bazen onunla konuşurken aynı anda çocuğa yemek yedirdiğimi hissettiğinde suratıma kapattığı oluyordu telefonu. Kocamı suçluyordu sonra. Harun ne işe yarıyormuş? Ben masa başı çalışıyorum diyordum, o benim gibi değil, ayaklarının ağrısından duramıyor, eve gelince uzanmak istiyor. Bunları ona anlattığımda, “Seni kullanıyor ve buna sen izin veriyorsun.” diyordu. Sinemaya gitmeyişimizi, evde koltuğa uzanıp dizi izleyişimizi o kadar küçümsüyordu ki, sanki kendi hayatındaki gürültülü boşluğu benim sessizliğimle doldurmaya çalışıyordu.

​

“Düzenimi nasıl ayarlayacağıma bırak da kendim karar vereyim. Sen sadece randevuna sadık kal benim için yeter. Haftaya çarşamba akşamı kesin diyorsan ben de sana tamam diyorum. Bırak şimdi Harun’u çekiştirmeyi.”

​

“Aman kocana laf söyletme sen. Tamam dedim işte. Çarşamba akşamı beraberiz. Saat konusunda da söz verme, biliyorsun belli saatlere sıkıştırılmaktan nefret ediyorum.”

​

Özellikle yapıyordu bunu. Dönüş saatimin benim için ne kadar hayati olduğunu, o saatten sonra evde başlayacak diğer mesaimin dengesini bozacağını çok iyi biliyordu. Konuyu uzatmak istemiyordum ama bu defa onun kurallarına göre oynamayacağımı da bilmeliydi. En son onun peşinden koştuğumda, göğüslerimden süt fışkırarak, ağlayarak ve suçluluk duygusuyla eve döndüğümü unutmuştu. Hassas ve pimpirikli bir anneymişim, her şeyi abartıyormuşum. Çocuk bensizlikten ölmezmiş. Kendime zaman ayırmalıymışım. Sanki benim ne istediğimi benden daha iyi biliyormuş gibi davranmasından midem bulanıyordu.

​

“Maalesef arkadaşım, en geç saat on birde evde olacak şekilde döneceğim. Hem zaten o saatlerde gittiğimiz yerler de kapanıyor. Sıkıştırılmış hissetmene gerek yok yani.”

​

“Anladım” sesi aniden buz gibi soğudu. “Sen yine beni geçiştirmek için geleceksin. Sırf gelmiş olmak için. Sırf ‘bak ben seni ihmal etmiyorum’ diyebilmek için. Seni öyle iyi tanıyorum ki...”

​

Gerçekten beni çok iyi tanıyordu. Fakat mesele bu değildi. Beni tanıdığı için, üzerimde bu kadar rahat zorbalık yapabiliyordu. Başka kimseye söyleyemeyeceği acımasız cümleleri bana söylerken tek bir saniye bile vicdan azabı çekmiyordu. Ona olan sevgimden, ona duyduğum bağlılıktan öyle emindi ki, ne derse desin beni kaybetmeyeceğini biliyordu.

​

Çarşamba akşamı şehrin kalabalık ve gürültülü sokaklarından birinde buluştuk. Her zamanki gibi kusursuz giyinmişti. Beni görünce sandalyesinden yarı doğruldu, kollarını boynuma doladığında yayılan yasemin kokusunu özlemiştim.

​

“Ay canım benim...” dedi yanaklarımdan öperken. “Ne kadar yorulmuşsun yine, gözlerinin altı mosmor. Neyse, yine de hoş bir sadelik gelmiş üzerine...”

​

Yine iltifatının içine gizlemiş ince iğnesini.

​

“İyiyim ben” dedim, montumu çıkarıp sandalyenin arkalığına asarken. “Biraz koşturmaca sadece.”

​

Garson menüyü bıraktı. Mine sayfaları parmak uçlarıyla hızlıca çevirdi, kendi kadehini söylerken bana döndü, gözlerini kısarak gülümsedi:

​

“Papatya çayı mı söylersin, uykun kaçmasın?”

​

Cevap vermedim, garsona dönüp sade bir kahve istedim. Yeni katıldığı nefes terapisinde insanların ne kadar sahte olduğunu, peşini bırakmayan adamın ne kadar yetersiz kaldığını... Anlattıkça büyüyor, büyüdükçe bütün havayı tek başına soluyordu. Sonra birden durdu. Kadehini bıraktı, eğildi. Masanın üstündeki telefonuma, sonra da montumun aşınmış fermuarına kaydı bakışları.

​

“Harun akşam eve gelip televizyon karşısında uyuklarken, sen bulaşıklarla yaşlanıyorsun. Bana kızıyorsun belki ama hâlâ aynı yerdesin. Bir şeyler yapman lazım.”

​

Bardaktaki su hafifçe titriyordu. Eskiden olsa hemen Harun’u korumaya kalkardım. Yorgunluğunu, sabahın köründe başlayan mesaisini, ikimizin de aynı çarkın içinde nasıl nefes nefese kaldığını savunurdum. Bir açıklama borçluymuşum gibi kelimeleri ardı ardına dizerdim. Ama bu defa tek bir harf bile kıpırdamadı içimde. Masanın altındaki eline baktım, tırnak etlerini kanayana kadar soymuştu. Parlayan taşların, bitmeyen gezilerin arkasındaki huzursuz parmaklara baktım. Kendi boşluğundan öyle çok korkuyordu ki… Aslında dingindim, görmüyordu.

​

“Haklısın Mine, aynı yerdeyim. Ama sen de hiç ilerleyememişsin.”

​

Durdu. Bardağını parmaklarının arasında çevirirken hazırcevaplığı havada asılı kaldı. Aramızdaki mesafe, ilk kez bu kadar somut bir şekilde dikildi masanın ortasına.

​

“Gidiyorum.” Çantamın sapını omzuma geçirirken yüzüne baktım ne bir açıklama ne bir sitem. Bazı kapılar vurularak değil, böyle çıt çıkarmadan kapanırdı.

​

Ayağa kalktım. Arkamda kalan tek şey, sönmek üzere olan mum ışığıydı. Yüzündeki şaşkınlık ve öfke karışımı ifadeyi görmezden gelerek geceye adım attım. Eski dostum, kendi yalnızlığının içinde yavaş yavaş silindi. Yürüdüm, adımlarım hiç olmadığı kadar bana aitti.​

​

Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle

​

Hazırladığınız kitap incelemelerinizi, öykü-deneme türündeki yazılarınızı, edebiyat ve sanat odaklı dosya konularınızı inadinaedebiyat@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

 

Tanıtım amaçlı kitap gönderimi ve reklamlarınız için de aynı kanallardan ulaşabilirsiniz.

  • Instagram
  • X
  • Youtube
  • Pinterest
  • Facebook
bottom of page