top of page
serpil yüzlü.jpeg

Serpil YÜZLÜ

21.10.2026
​

​​​“Ne kadar iyi yapılmış olduğunu kimse bilmiyor. Ötekiler sadece etkisine köle oluyor, hatta kendilerini etkileyip büyüleyen şeyin parfüm olduğunu bilmiyorlar bile. Gerçek güzelliğini anlamış anlayacak tek kişi benim, çünkü ben yarattım onu. Aynı zamanda büyüleyemeyeceği tek kişi de benim. Parfümün kendisi için anlam taşımadığı tek kişiyim ben.”

 

DÂHİ Mİ, CANİ Mİ?

​

Kilometrelerce öteden kokuları alan ve o kokuları tasnifleyebilen hassas bir burnunuz olsaydı, bu dehanızı nasıl kullanırdınız? Jean-Baptiste Grenouille gibi kendinizi dünyanın en muhteşem, en kusursuz parfümünü yaratmaya mı adardınız? Ya bu parfüm 25 genç kızın hayatına mal olmuşsa? Bu sizi bir dâhi mi yapardı, yoksa bir katil mi?

​

Koku metaforu üzerinden bizi kimlik ve anlam arayışına sürüklüyor Alman yazar Patrick Süskind. 18. yy. Fransa’sında geçen, her çeşit kokunun betimlemeleriyle, parfüm yapımının incelikleriyle ustaca ördüğü romanında, anti-kahraman Jean-Baptiste Grenouille’nin hiçlikten kurtulma çabasını çarpıcı ve sarsıcı bir kurguyla önümüze seriyor.

​

Grenouille’nin hayatının her safhası çözülmeyi bekleyen düğümlü bir yumak gibi duruyor önümüzde. Roman, kahramanımızın içine doğduğu balık pazarının pis kokularını taşıyor evvela burnumuza. Bir bebek düşünün ki balık tezgâhının yanında, sakatatların, çöplerin içine açıyor gözlerini. Ve yine düşünün ki o bebek, aynı yerde necis ve kokuşmuş balık kafaları arasında ölüme terk ediliyor. Bu talihsiz başlangıç, Grenouille’nin hayatının kalanı için adeta bir işaret fişeği gibi çakıyor önümüzde. Annesinin esirgediği sevgiyi, dünyanın kalanı da vermiyor ona. Ya bir yolunu bulup başlarından atıyor yahut bir köle, bir hizmet hayvanı gibi kullanıyorlar onu. Bir kene gibi, sessiz ve uysal, yaşama tutunmaya çalışıyor Grenouille. Kimsesizlik ve sevgisizlikle örselenen ruhu, nefretle bilenip günbegün kararıyor.

 

 

Ne ki hayat hepten acımasız değil; alıyor ama veriyor da. Bu mahrumiyetin elbet bir telâfisi, bir tesellisi olmalı. Grenouille’nin hediyesi de hassas bir burun. Kilometrelerce öteden her çeşit kokuyu alabilen, bu kokuları hafızasına kaydedip tek tek ayrıştırabilen, kelimenin tam anlamıyla bir koku avcısı Grenouille. Etrafındaki her şeyi, herkesi koklayarak algılıyor. Söz gelimi kokusunu evvelce zihnine kaydettiği bir yerde zifiri karanlıkta yolunu bulabiliyor. Yahut insanların karakterlerini, saldıkları kokuya göre tanımlayabiliyor.

 

​

Bu yönüyle Grenouille’ye gıpta etmemek mümkün mü? İnsanlık tarihi boyunca içindeki saklı cevheri bulup ortaya çıkarmak kaç insana nasip olmuştur? Bu dünyaya niceleri gelmiştir de, kendini keşfedip yaradılış amacına eremeden, üç beş sayılı nefesin ardından, geride hiçbir iz bırakmadan göçüp gitmiştir. Grenouille ise çoğunluğun aksine, ona bahşedilmiş yeteneğin farkına varan talihli azınlıktandır. Grimal’in tabakhanesinden Baldini’nin parfüm atölyesine uzanan yolculuğunda, bilgisini deneyimle harmanlayıp onu koku dehası yapacak basamakları azim ve sabırla tırmanmayı bilmiştir.

​

Ne var ki hayat, en iyi bildiği yerden sınar bazen insanı. Etrafındaki her varlığı kokularından algılayan, koku yapımının bütün inceliklerini bilen, reçete üstüne reçete, formül üstüne formül üreten Grenouille, günün birinde acı gerçekle yüzleşir: Kendi kokusu yoktur. Taşların, otların, suyun, sokağın, canlı cansız her varlığın kokusu vardır, ama o kokusuzdur.

​

Bunu fark ettiğinde ruhunda derin bir yarık açılır kahramanımızın. Anlar ki, yıllar yılı “görülmez” liğinin, “hiç” liğinin sebebi “kokusuz” oluşudur. İnsanlar fiziken onu görseler de varlığını algılamamış, onu yok saymışlardır hep. Bu kırılma anı Grenouille’yi harekete geçirir. Kokulara egemen olan, insanın kalbine egemen olurdu madem, öyleyse kararını verir: İnsanları büyüleyecek, ona tapmalarını sağlayacak bir koku yaratacaktır. Kendi kokusunu kendisi yapacaktır.

​

Bir anlamda Tanrı’ya öykünür Grenouille. Bilinmek ister. Varlığını göstermenin o durdurulamaz istencine kapılır. İnsanoğlunun en temel varoluş dürtüsü değil midir bu? Diri olduğunu, sade etten kemikten müteşekkil bir kalıp değil, bütün hassalarıyla, kendine bahşedilmiş istidatlarla, iyi kötü, güzel kerih tüm yönleriyle var olduğunu göstermek, kendini teşhir etmek. Şule Gürbüz’ün ‘Kambur’unun “Benden, bana kayıtsız kalınması ile benden nefret edilmesi arasında bir seçim yapmam istense, tereddütsüz nefreti seçerim. Kayıtsız kalınacak bir yanım yoktur.” dediği gibi ilgisizlik en büyük kâbusudur insanın. Grenouille de tahammül edemez “hiç” liğe. Ondan kurtulmanın çaresini arar.

​

Bu yolda yaptıkları hayrete düşüren cinstendir. Her biri büyüleyici kokuya sahip 25 tazecik bedene peş peşe kıyar; onlardan titizlikle devşirdiği kokuları yılların deneyimi ve maharetiyle eşsiz bir parfüme dönüştürüp bir şişeye hapseder. Yaptığı iş ne kadar canice görünse de sıradan bir katil değildir Grenouille. Kurbanlarını insan olarak değil, damıtılması gereken bir ham madde gibi görür. Kokusu alınmak istenen bir çiçeğin koparılışı ne ise, insanın öldürülüşü de odur. Kurbanlarını katletme biçimi bunun en sarih delilidir zira. Onları korkutmaz; sessizce arkalarından vurup acı çektirmeden öldürür ki korku halinde salacakları ter kokusu, yaratacağı parfümün saflığını bozmasın.

​

Cinayet işleme saikini bilsek de Grenouille’yi hoş göremeyiz. Her bir cinayetle öfkemiz dalga dalga yükselir. Solan tazecik bedenlerin içten içe yasını tutarken tüm kalbimizle katilin yakalanıp hak ettiği cezayı almasını dileriz. Ne ki yazarımız ters köşe yapıp hevesimizi kursağımızda bırakıverir. Yetmez, zihnimiz ve hislerimiz hallaç pamuğu gibi oradan oraya savrulurken enteresan final sahnesiyle son darbeyi indirir. İnsan ömrü fasit bir daireden mi ibarettir? Bu sorunsalın izleğinde kitabın kapağını kapatırken, Grenouille’ye kızmakla hayran olmak, belki biraz da acımak arasında kalakalırız.

​

Büyülü gerçekçi, postmodern türünde, yer yer gotik edebiyat izleri de taşıyan, longseller kategorisine rahatlıkla dahil edebileceğimiz derinlikli, katmanlı bir eser ‘Koku’. 1985 yılında ilk yayınlanışının üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen hâlâ çok satılıyor, çok okunuyor. Romanın 2006 yılında ‘Perfume: The Story of a Murderer’ orijinal adıyla sinemaya uyarlandığını da belirtelim.

​

Kokuların hayatımızdaki yerini sorgulatan, koku yapımına dair merak uyandıran, ama hepsinden önemlisi koku metaforu üzerinden kimlik ve anlam arayışımıza kapı aralayan bu eser mutlaka okunmalı.

​

​Kitaplarla kalın…

​

Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle
  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle
images.jpg

​

Hazırladığınız kitap incelemelerinizi, öykü-deneme türündeki yazılarınızı, edebiyat ve sanat odaklı dosya konularınızı inadinaedebiyat@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

 

Tanıtım amaçlı kitap gönderimi ve reklamlarınız için de aynı kanallardan ulaşabilirsiniz.

  • Instagram
  • X
  • Youtube
  • Pinterest
  • Facebook
bottom of page