Bir Destan Anlatıcısı Olarak Nolan'ın Odyssey'İ
Hiç aklından çıkarma İthaka'yı.
Oraya varmak senin başlıca yazgın.
Konstantinos Kavafis'in bu dizeleri, Odysseia'nın belki de en önemli sırrını ele verir. İthaka yalnızca varılacak bir yer değildir; insanı yola çıkaran sebeptir. Eve dönüş bazen eve dönmekten çok, yol boyunca değişen insanın yeniden eve varabilmesidir.
Bence The Odyssey, Christopher Nolan'ın üzerinden yıllar geçse bile konuşulmaya devam edecek filmlerinden biri. Zamanın eskitemeyeceği, her yeni seyredilişinde yeniden tartışılacak bir film.
Daha önce Anadolulu Homeros'un Odysseia destanından uyarlanmış farklı filmleri de izlemiştim. Bu yüzden ister istemez bir kıyas yapma imkânım vardı. Nolan, sahip olduğu teknik gücü sonuna kadar kullanmış. Ama mesele yalnızca teknik değil.

Bugün sinemada teknik açıdan kusursuza yakın işler çıkaran yönetmen sayısı az değil. Teknik tek başına iyi film yapmıyor. Nolan'ın farkı da burada ortaya çıkıyor. O, teknik gösterişin peşine düşmüyor; tekniği anlatının emrine veriyor. Yönetmenlik dehasını tam da burada gösteriyor. Aynı zamanda inanılmaz titiz bir işçi. Filmin her sahnesinde uzun uzun düşünülmüş kararların izini görmek mümkün.
Müzikler için ise ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Ludwig Göransson, bana göre filmin görünmeyen başrol oyuncularından biri. Müziği yalnızca sahnelere eşlik eden bir unsur olarak kullanmıyor; destanın ritmini, gerilimini ve duygusunu da onun üzerinden kuruyor. Salondan çıktıktan saatler sonra bile zihnimde dolaşan şeylerden biri Göransson'un müzikleriydi.
Filmi izlemeden önce Odysseia'yı şöyle birkaç sayfa karıştırmak bile insanı atmosferine hazırlıyor. Çünkü Nolan yalnızca bir macera anlatmıyor; destanın ruhunu yakalamaya çalışıyor.
Üstelik Nolan'ın beslendiği kaynak yalnızca Homeros da değil. MÖ 12. yüzyılda yaşandığı kabul edilen Truva Savaşı ve sonrasındaki eve dönüş hikâyesi, yüzyıllar boyunca yeniden yeniden anlatıldı. Homeros bu büyük anlatının ilk ve en güçlü halkasıydı. Ardından MÖ 5. yüzyıl tragedya yazarları Aiskhylos, Sophokles ve Euripides aynı dünyayı bu kez savaşın bedeli, suç, vicdan ve yazgı üzerinden yeniden yorumladılar. Nolan'ın filmi de bana kalırsa yalnızca Homeros'u değil, bu kadim anlatı geleneğinin tamamını arkasına alıyor. Belki de bu yüzden film, tek bir metnin uyarlaması olmaktan çok, yüzyıllar boyunca anlatılagelmiş büyük bir hafızanın sinemadaki karşılığı gibi duruyor.
Fransız filozof Barbara Cassin, İnsan Ne Zaman Evindedir? adlı kitabında Odisseus'un yolculuğunu yalnızca eve dönüş olarak okumaz. Ona göre asıl mesele, insanın yolculuk boyunca değişmesi ve artık eski evine de eski hâliyle dönememesidir. İnsan bazen eve döner ama eve varamaz; bazen de uzun bir yolculuktan sonra ilk kez gerçekten eve varır. Odisseus'un hikâyesi bu yüzden yalnızca bir kahramanlık destanı değildir; hafızanın, kimliğin ve aidiyetin destanıdır. Sanırım Odysseia'yı üç bin yıldır canlı tutan şey de budur. Hepimizin içinde ulaşmaya çalıştığı bir İthaka vardır.
Bu noktada kahin Teiresias'ı da anmak gerekir. Odisseus, evine giden yolu öğrenebilmek için ölüler ülkesine iner ve Teiresias'ın sözlerini dinler. Fakat bu kehanet, modern anlamda geleceği haber veren bir fal değildir. Homeros'un dünyasında kehanet, insanın yazgısıyla yüzleşmesidir. Odisseus başına gelecekleri öğrenir; ama yine de yoluna devam eder. Çünkü destanlarda erdem, kaderden kaçmakta değil, onu bilerek yürümektedir. Nolan da bu kadim sesi korumayı başarmış.
Peki film nasıl?
Bu sorunun tek bir cevabı yok. Nerede durduğunuza göre değişiyor. Eğer sürekli yüksek sanat sineması izliyor ve sinemadan yalnızca bunu bekliyorsanız, bu film size aradığınızı vermeyebilir. Ama ben bu iki yaklaşımın tam ortasında duruyorum. Kendi türü içinde, yani ana akım sinema açısından bakıldığında The Odyssey olağanüstü bir film.
Nolan bana kalırsa burada bir yönetmenden çok bir destan anlatıcısı gibi davranmış. Nerede hızlanacağını, nerede yavaşlayacağını biliyor. Kısa kesmesi gereken yeri kısa kesmiş, uzatması gereken yerde anlatıya nefes aldırmış. Homeros'un anlatım ritmini çağdaş sinemanın diliyle yeniden kurmayı başarmış.
Yalnız burada bir noktayı da gözden kaçırmamak gerekiyor. Sinema hakkında konuşurken de tutarlı olmak zorundayız. Destan hakkında hiçbir fikriniz yoksa; yani Odysseia'yı okumamış ya da destan geleneği üzerine hiç düşünmemişseniz, "Film oradan oraya atlıyor.", "Senaryoda boşluklar var." gibi eleştiriler yapabilirsiniz. Oysa destanın doğası zaten böyledir. Odysseia, modern roman gibi tek çizgide ilerleyen bir anlatı değildir. Hafızayla, anlatıyla, geri dönüşlerle örülmüş epik bir dünyadır. Film de büyük ölçüde bu yapıya sadık kalıyor.
Ancak Nolan burada önemli bir tercih yapıyor. Odisseus'u, hafızasını yavaş yavaş yeniden kazanan bir anlatıcı olarak konumlandırıyor. Böylece Homeros'un dışarıdan anlatılan destanı, yer yer içeriden kurulan bir anlatıya dönüşüyor. Başka bir deyişle Nolan, destan anlatısının içine modern romanın anlatım imkânlarını da yerleştiriyor. Bence filmin en dikkat çekici yorumlarından biri de bu.
Baştacı ettiğimiz yönetmenler vardır; olmalıdır da. Ama hepsinin aynı tür filmleri çekmesini beklemek bana doğru gelmiyor. Bu bakımdan Nolan'ın Hollywood sinemasına yeni bir soluk getirdiğine inanıyorum. Kendini sürekli "auteur" olarak öne çıkaran yönetmenlerden biri de değil. Hikâyesini anlatıyor; gerisini seyircinin takdirine bırakıyor.
Son olarak küçük bir öneri...
Odysseia yaklaşık on iki bin dizelik bir destan. Hâliyle herkesin baştan sona okumasını beklemek gerçekçi değil. Ama Homeros'un dünyasına biraz olsun yaklaşmak isteyenlere Azra Erhat'ın Homeros (Gül ile Söyleşi) kitabını gönül rahatlığıyla öneririm. İnce hacmine rağmen Homeros'u, İlyada'yı ve Odysseia'yı olağanüstü berrak bir dille anlatıyor. Bana kalırsa filme girmeden önce okunabilecek en iyi başlangıç kitaplarından biri.
Bence The Odyssey, bir kez izlenip geçilecek filmlerden değil. İkinci, hatta üçüncü seyri hak ediyor. Tıpkı büyük destanlar gibi... Her dönüşte başka bir ayrıntı, başka bir anlam ve başka bir İthaka gösteriyor insana.
Belki de büyük destanların ve büyük filmlerin ortak yanı tam da budur. Hikâye bittiğinde yolculuk bitmez. Salondan çıkarsınız ama zihniniz hâlâ İthaka'ya doğru yürümektedir. Belki de eve varmak, hiçbir zaman tamamlanmayan bir yolculuktur.
Yine Kavafis ile bitirelim:
Geçtiğin bunca deneyden sonra öyle bilgeleştin ki,
artık elbet biliyorsundur ne anlama geldiğini İthakaların.
Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

