Ayşegül ATILGAN
14.07.2026
NOSTALJİK
“Ona bakarken çok tanıdık birini görüyormuşum, onu biliyormuşum duygusuydu bu.”
İstanbul’a hem yakın hem uzak Adalar… Adalar denince akla gelen Büyükada… Ayrılığın sarı hüznüne karışan mimozalar, hatıraları saklayan pembe erguvanlar, faytonlar, denize açılan çıkmaz sokaklar… Nazenin’in koca adalarda sığınabileceği bir kuytu köşesi kalmamıştı. Yeniden başlamak için attığı her adımda eksiliyordu. Eksilirken içi boşalıyordu. Bomboş… İçeri girip kitaplığın yanındaki sallanan koltuğa bıraktı kendini. Kitaplıkta duran sevdiğinin gözlüklerine baktı. Gözlükleri atmak kolaydı, peki okuduğu pasajları, altını çizdiği satırlardan nasıl kurtulacaktı? Ayrılığın ağırlığına yenik düşen bedeni uykuya sığındı. Sallanan koltukta uyanınca her yerinin tutulduğunu fark etti. Kollarını iki yana açarak esnedi. Kitaplığındaki bütün kitapları kolileyip sahafa vermek için ayaklandı. İçindeki ağırlığı hafifletmek istiyordu. Adadaki Nostalji Sahaf’ı aradı. Sahafın sahibi Aziz Bey, en kısa zamanda geleceğini iletti. Nazenin, Nostalji Sahaf’ı düşünmeye başladı. Adanın dar sokaklarını geçip dik yokuşu tırmanınca sahaf karşına çıkıyordu. Sahafın içine girince İstanbul’un dışında kalıyordunuz. Eski kitaplar, dergiler, mecmualar, ilk basımlar, çizgi romanlar… Sokağa açılan pencere önünde nostaljik radyolar, telefonlar, kartpostallar… Şipşak fotoğraf makinesi, siyah beyaz fotoğraflar… Sokakta renkli çaydanlık altlarında fesleğenler, sümbüller, laleler…
Kitapları kolilemeyi, düşüne düşüne bitirmişti. Çayını pencere kenarındaki bej koltuğunda yudumlarken Aziz’in geldiğini gördü. Bahçeden geçerken ona baktı. Siyah saçlar, siyah bıyıklar, kadife kahverengi yeleğiyle Aziz, tam bir İstanbul beyefendisiydi.
Aziz, koliyi almak için girdiğinde yıllardır buraya geliyormuş hissine kapıldı. Radyoda bir vals çalıyordu. Kendini Nazenin’le dans ederken buldu. Kendine gelmeye çalışıyor, olmuyordu. Vals bitmiyor, başları dönüyordu. Pencereden deniz görünüyor, dolunay gülüyordu. Takvimdeki günü seçemiyordu. Nazenin, tanıdığı birinin gözlüğünü çıkarır gibi onun gözlüğünü çıkardı. Kitaplıktaki raflardan birine koydu. Nazenin, Aziz’in yüzüne küçük küçük buseler konduruyor, dudaklarının sıcaklığını duyuyordu. Nostaljik bir sarhoşluktu. Nazenin’in siyah, derin, büyük gözlerinde az önce gördüğü boşluk yoktu. Işıl ışıl siyah inciler… Birden vals durdu, ay bulutların arasına saklandı. Nazenin, kitaplığın köşesinde duran koliyi gösterdi. Bu anı sadece Aziz yaşamıştı. Koliyi alıp telaşla çıktı. Kendini tuhaf hissediyordu. Koliyi sahaf yerine evine götürdü. O an gözlerinin önünden gitmiyordu. Koliyi açıp kitapları masaya yığdı. İçlerinde bir şeyler aradı, sonunda buldu. Fotoğrafa bakakaldı. Nazenin’in üzerinde omuzlarını açıkta bırakan kırmızı bir elbise vardı. Siyah, uzun, dalgalı saçlarına gümüş bir kelebek kondurmuştu. Nazenin’den ayrılan gözleri yanında duran adama kaydı. Kendisiydi, telaşla gözlerini ovuşturup tekrar baktı, onun yanında durmuş, elini ince beline sarmıştı. Masanın üzerindeki suyu yudumladı, yüzüne çarptı. Yavaşça koltuğa oturup fotoğrafa dikkatlice baktı. Taktığı gözlük farklıydı. Sabah olmasına epey zaman vardı. Bekleyemezdi, fotoğrafı alıp evden aceleyle çıktı. Ona gitti. Kapıda ne yapacağını bilmez hâlde bir müddet bekledi. Dolunaya bakıp düşünmeye başlamışken kendini Nazenin’in kollarında buldu. Bembeyaz tenini sarıp sarmalamıştı. Nazenin uyurken dalgalı siyah saçlarını, uyku mahmurluğundaki yüzünü seyre daldı. Güneş yavaş yavaş yükselmeye başlarken gözlerini sımsıkı yumdu. Sonra gözlerini hafifçe aralayarak baktı. Nazenin hâlâ yanındaydı, uyanınca tatlı tatlı gülümsedi. Acaba Aziz gibi görünüyor muydu? Nazenin’in sevdiği adamı düşündü. Kendisinden uzun muydu? Esmer miydi? Gözlüklü müydü? Nazenin belki de onunla asla tanışamayacaktı. Aziz, kim olduğunu merak ediyordu. Tedirginliğini belli etmemek için o da gülümsedi. Komodinin üstünde duran fotoğraftaki gözlüğü takınca ahşap çerçevede, bulduğu fotoğrafı gördü.
Fotoğraftaki anı gerçek mi olmuştu yoksa gerçek anı mı olmuştu?
Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar


