UMUT KAYGISIZ’DAN KUSURSUZ BİR SOBELEME OYUNU:
KÜPELERİNİ TAK ANNE
Umut Kaygısız, öyküleri ve çeşitli türdeki yazıları ile birçok dergide ismini sıkça duyduğumuz yazarlarımızdan. Ben de kendisini bu mecralarda ve de ödüllü öyküleriyle tanıdım. Birçok yarışmada ismini duyurduğu öykü başarılarını ve yazdıklarını takip ettim. Tam, “öykü kitabı hazırdır”, “çıktı çıkacak” tahminlerinde bulunurken Umut Kaygısız kendine ait arka odasından bize farklı bir şekilde seslendi. 2024 Yılı Suçüstü ve Mahal Dergisinin ortak düzenlediği ilk polisiye roman yarışmasında birinciliği kazandı.
“Küpelerini Tak Anne” isimli dosyasıyla kazandığı bu ödül aynı isimle 2025 yılı Eylül ayında Mahal Yayınlarından kitap olarak basıldı.
“Eğri büğrü sokaklarını yılana benzetsem, derhal susturmaya kalkar beni darbuka ve keman sesleri. Gürültünün patırtının eksik olmadığı, kırılan kalplerin bir öpücükle onarıldığı, yabancıların hiç mi hiç sevilmediği, birbirine ancak kadınla erkek kadar uzak kalabilen iki parçanın birleştiği yerdir burası. İsmi gibi yamalıdır göbeğinden. Yumuşak karnı, onu ortadan ikiye ayıran, masmavi bir göldür.” diyerek tadına doyulmaz bir mekân kurarak başlıyor romana. Bir anlatıda en güçlü yanlardan biri olması gereken bu öğe (mekân) bazen kuşbakışı seyirle arzı endam ederken, bazen kıyısında uzun uzun düşüncelere sevk ediyor. Hikâyenin kalbinde tuttuğu zamanlarda ise yazarın elinde destanlaşıyor, hikâyenin içinden hikâye çıkararak kurgunun illüzyonuna teslim ediyor okuyucuyu.
Yazar, mekân tasvirindeki ustalığıyla beraber gerçekçi akımın izinden gittiğini polisiye romanın vazgeçilmezi olan olay örgüsü ile gösteriyor. Bu yüzden konusu gündemden uzak ve yabancı sayılmaz, “İki yıl içerisinde balkondan atlayarak intihar eden dokuz kadının şaşkınlığını kimse üzerinden atabilmiş değil.” Bu küçük mavi dünyayı bir baştan diğer başa adımladığımızda, balkonlardan düştüğü söylenen kadınların naaşlarına iki caddede bir rastlamamak imkânsız neredeyse. Gözümüzün önünde cereyan eden bu binlerce olaydan kaçının gerçeğini bulabiliyoruz peki. Yazar bazılarımızı terletecek felsefi sorusunu tam bu noktanın altına gizlemiş kitap boyunca. Emekli komiser Salih, son vakaya kadar tüm dosyaları intihar diyerek kapatmış çünkü. Benzer olayın ucu kendisine dokunduğunda, yani “müzik aletleri satan kızı Yaprak, sahibi olduğu mağazanın balkonundan atlayınca…” intihar olamayacağını söylüyor, cinayet diyerek olayın peşine düşüyor. Gerekçesi belli: “Kızım mutluydu”. Bu yanıta yakışacak en güzel cevabı Yaprak’ın iş ortağı Pelin'den duyuyoruz, “Annem de mutluydu.” Kadınlar mutlu mesutken neden intihar etsin peki?
Pelin annesini kaybetmiş bir çocuk, yarası derinlerde. Yine kitabın sempatik karakteri, kasabanın yarım akıllı, tırsak ve kendi içindeki dünyaya hapsolmuş Demir’in, onu taciz edenlerin deyimiyle Titri’nin de, annesi aynı şekilde balkondan düşerek ölmüş. Yaralar bir ve ortak. Annelerini özleyen iki çocuk. Karakterler ben-sen gibi, aynı mahallede oturmuş da komşu olmuşuz hissi veriyor bu yüzden. Hepsinin dramı eğlenceli bir melodinin tınısına saklanmış. İlk bölüme de adını veren “MORİMOM” çınlıyor kulaklarda. Buna darbuka sesleri eşlik ediyor sokak aralarında. Bu ses adeta Yamalı’dan aldığı bir kova suyu şıpır şıpır dökerek taşıyor diyebiliriz romanın damarlarına. Yazarın özenle üzerine çalıştığı leitmotiv, dillerde dolaşıp durdukça ipucuna götürecek mi diye bekleyişte okuyucu. Leitmotiv, romanda parçaları birleştirmek için bir soluk oluyor bu yüzden. Farklı anlatım imkanlarından sonuna kadar yaralanıyor yazar, leitmotiv bunlardan biri sadece. Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’inde çalan Big Ben’in çanları misali kulaklarımıza doluyor. “Dumburap pap pap marimom, morimom…”
İyi polisiyelerde ipucu hep göz önündedir. İyi yazar göz önünde olan bu ipuçlarını okuyucunun kör noktasına getirmeyi bilir. Sonra hiç ummadığı anda sobeler onu. Kaygısız da roman türünün en zoru olan polisiyede bize aynısını yapıyor. Hem karakterlerin hislerini, duygularını özenle aktararak bölümleri ilerletirken hem de delilleri hünerle yerleştiriyor satır aralarına. Okurun hamlesini tahmin ederek ilerletiyor taşlarını. Bu paragrafın ilk iki cümlesinin Kaygısız’ı kapsamasında sakınca yok öyleyse.
Kitabın son bölümlerine geldiğimizde açılan kartlar okuru yaralarken aynı zamanda uzun uzun düşündürüyor. Gölden çıkan hikâye yine göle dönüyor. Çığlıklar, alkışlar kalpteki hüzün telini söküp atamıyor. Mutsuz kadınların kulağındaki küpeler mutsuz çocukların ellerinde sallanmaya devam ediyor… Eğer düz roman olsaydı kıyasıya eleştirirdim yazarın seçtiği, suçu yüklediği faili ancak polisiye romanda bu hakkı kendimde görmüyorum. Çünkü bir önceki paragrafta belirttiğim delillerin ortada olduğu halde gizlenmesi ilkesi polisiyenin olmazsa olmazı.
Bugünlerde Umut Kaygısız’dan yeni kitap geliyor müjdesini vererek sonlandırmak istiyorum satırlarımı. Devam ederse ülkemiz için “umut” olacak polisiyede ya da nefis öyküleri ile adından çok söz ettirecek.

Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

