HAYAL KIRIKLIĞININ SESSİZ KRONOLOJİSİ: KUMDAN YÜREK
Gurnah ile tanışmam geç oldu güç oldu ama sonunda oldu. Açıkçası zihin açıcı bir okuma olacağını tahmin etmemiştim. Nedense trajedisi çok daha ağır bir hikâyeyi donanımlı bir yoğunlukta okuyacağım gibi bir beklentiye kapılmıştım.
Kumdan Yürek bittiğinde, sessizliğin ağırlığını daha çok hissettim. Yazarın Nobel alması okuma heyecanımı katlayan hoş bir tesadüf oldu sadece.
20 yaşında Zanzibar’dan İngiltere’ye uzanan zorlu yolu bizzat deneyimlemiş birinin, göçü ve ‘öteki’ olmayı sadece bir kurgu nesnesi olarak değil, bir yaşam rehberi olarak ele alması da metne farklı bir samimiyet katmış. Yine de yazarın diğer eserlerine şöyle bir baktığımda, hep aynı izlek üzerinde yürümesi bende hafif bir kuşku uyandırmıyor değil: Acaba hep aynı sancıyı mı anlatıyor, bir noktada kendini tekrar etme tuzağına düşer mi?
Bu soru işaretiyle birlikte, aidiyet meselesinin her kitapta farklı bir katmanını keşfetme umudu beni diğer eserlerine de yönlendiriyor. Kitabın ilk sayfası beni kalbimden vuran, belki de onlarca kitap içerisinde uzunca bir zaman hafızama kazınacak bir girişti.

“Babam beni istememiş. Bunu oldukça genç yaşta fark ettim; mahrum kaldığım şeyi anlamama uzun, mahrum kalmamın sebebini anlamama ise çok uzun zaman vardı. Bazı bakımlardan anlamamak bir lütuftu. Daha ileri yaşlarda fark etseydim bununla yaşamanın daha iyi bir yolunu bulabilirdim ama muhtemelen bu yol taklit yapmak ve nefret etmek olurdu. İlgilenmiyormuş gibi yapabilir, babamın arkasından öfkeyle atıp tutabilir ve her şeyin onun suçu olduğunu, o olmasa bambaşka bir hayatım olabileceğini haykırabilirdim. Sinirle düşünürken baba sevgisi olmadan büyümenin özel bir yanı olmadığı sonucuna varabilirdim. Belki olmaması daha bile iyidir.”


İlk epigraf da hikâyenin özeti gibiydi: “Aşkın başlangıcı şükretmektir. Sonrası maşukun kapasitesine, yani faziletine bağlıdır.”
Şükretmek mi sevginin başlangıcıydı, yoksa sevgi mi şükretmenin? Belki bunun cevabı çok da mühim değil; çünkü insanı uzun vadede asıl yoran şey kelimelerin kendisi değil, anılar oluyor. Salim’in 1960’ların Zanzibar’ından 1990’ların Londra’sına uzanan serüveni, bir yanıyla büyük bir hayal kırıklığının sessiz kronolojisi. Keskin bir gözlem gücüne sahip olan Salim, küçük yaştan itibaren hafızasına kazıdığı detaylarla bizi roman içinde roman atmosferine sürüklüyor. Babasının ani bir kararla ailesinden uzaklaşması, aslında her okur için bilinmeyen bir yolculuğun kapısını aralıyor.
Salim’in psikolojik derinliğine indiğimizde, karşımızda kurban değil, sessizliği bir savunma mekanizması hâline getirmiş bir karakter buluyoruz. Babasının evi terk etmesiyle başlayan duygusal boşluk, Salim’de bir çeşit gözlemci felci yaratmış. Hayatının iplerini eline almak yerine, olayların üzerinden akıp geçmesine izin veriyor. Bu durum, onun İngiltere’deki yabancılaşmasını da körüklüyor. Londra’nın soğuk sokaklarında yaşadığı hayal kırıklığı, sadece göçmenlik sancısı değil; aynı zamanda babasından devraldığı sürgünlüğün bir devamı. Salim, sefil bir hayatı tercih eden babasının nedenlerini ararken aslında kendi kimliğinin parçalarını buluyor. Onun için bilgiye, yani aile sırrına ulaşmak, çok daha hayati bir ihtiyaç hâline geliyor. Bu arayış, karakterin eksiklik duygusunu ve babasına duyduğu hem kızgın hem de merak dolu karmaşık bağı çok iyi özetliyor.
Salim’in bu hâli psikolojide genellikle postkolonyal melankoli ve yurtsuzluk olarak tanımlanıyormuş. Travması sadece kişisel değil, aynı zamanda tarihsel bir miras. İngiltere’ye gittiğinde karşılaştığı ırkçılık ve dışlanma, onun zaten kırılgan olan benliğini iyice köşeye sıkıştırıyor. Gurnah burada sessizliği politik bir dışlanma biçimi olarak da kullanıyor. Salim’in amcası Amir’in diplomatik durumu ile babası Mesud’un dükkân arkasındaki sefaleti arasındaki uçurum, sömürge sonrası toplumun iki farklı yüzünü temsil ediyor. Salim bu uçlar arasında sıkışırken, okur olarak biz de onunla birlikte evsizlik hissini yaşıyoruz. Kitapta insanı en çok duraksatan anlardan biri de gerçeklikle yüzleştiğimiz kısım:
“Kibar da olsa zenci zencidir.”
Bir anda biten bir aşk, tek bir cümleyle tuzla buz olan hayaller... Irkçılığın soğuk yüzü burada da çok net. Başka bir Nobel ödüllü yazar Toni Morrison’un dediği gibi; bazen bizden sadece bir ton daha açık renkli olanların eziyeti ve en yakınımızdan gelen darbe daha çok sızlatıyor insanın içini. Gurnah, hikâyeyi anlatırken araya Shakespeare’in “Kısasa Kısas” eserini de öyle derin yerleştiriyor ki, metin sadece bir göç hikâyesi olmaktan çıkıp edebi referanslar bütününe dönüşüyor. Shakespeare’in bu oyununda adalet ve merhamet sorgulanırken, Gurnah bunu Salim’in ailesindeki büyük ihanet ve bağışlama temasıyla harmanlıyor. Bu metinlerarası bağ, romanın yerel bir hikâye olmadığını, evrensel bir insanlık trajedisi olduğunu kanıtlıyor. Salim’in kitaplarla kurduğu ilişki, bir kaçış değil de sanki dünyayı ve uğradığı ihanetleri anlamlandırma aracı.
Babası Masud ile olan ilişkisi ise terk edilme korkusunun ömür boyu süren tezahürü gibi. Masud'un sessizliği, Salim için duygusal şiddete dönüşüyor. Babasının ona neden gitmesi gerektiğini ya da neden sefil bir hayatı seçtiğini anlatmaması, Salim'in yetişkinlik dönemindeki bağlanma sorunlarının temelini atıyor. Londra’da kurduğu ilişkilerdeki yüzeysellik, aslında Zanzibar’daki dükkânın karanlık köşesinde aldığı yaranın bir yansıması. Gurnah, kahramanını kahraman yapmak yerine onu kendi zaafları ve korkularıyla baş başa bırakmayı seçiyor. Bu da Salim’i bizim için daha gerçek kılıyor.
Bir kesim Gurnah’ın durağan, eylemsiz, yavaş olmasını eleştirirken, diğer kesim -benim de dahil olduğum- bu durağanlığın aslında göçmenliğin ve bekleyişin havasını yansıttığını savunuyor. Özellikle romanın son bölümünde babanın nihayet konuştuğu sahneler, birçok okur tarafından da bir itiraf silsilesi olarak tanımlanmış. Ancak bu itirafın bile bir şeyleri tam olarak tamir edememesi, yazarın edebiyatındaki dürüst acımasız gerçekçiliğin bir imzası.
Her ne kadar anlatı zaman zaman ağır aksak ilerlese ve yazarın dili karakterle aramıza bir duvar örse de toplumsal değerlerin, kimlik çatışmalarının ve sınıf rollerinin harmanlandığı metin dikkate değer durumda. Her şey aslında göründüğünden daha karmaşık. Sonuçta herkesin hayatında suçluluk duygusu, kabahatler ve yanlış adımlar vardır. Aynı duyguları Tatar Çölü’nü okuduğumda da hissetmiştim. Keşke yazarı okumaya bu kitapla başlamasaydım diye düşünmedim de değil; çünkü bu seviyeden sonra diğer kitaplarında aynı dengeli anlatımı bulup bulamayacağımdan emin değilim:). Yine de edebiyatın mutfağından gelen bir profesörün, sancılı temaları farklı pencerelerden anlatmaya devam edeceğine inanmak istiyorum.
Sonuç olarak, Kumdan Yürek, Salim’in kumdan olan ama bir o kadar da ağırlaşan kalbi, aslında modern dünyada bir yerlere sığışmaya çalışan hepimizin ortak yükü. Hele de neleri miras aldığımızın farkında değilken… Eğer sessizliğin içindeki fırtınayı duymak, edebiyatın iyileştirmeyen ama fark ettiren gücüyle yüzleşmek istiyorsanız, bu yolculuğa mutlaka çıkmalısınız. Belki siz de bitirdiğinizde şükretmekle sevgi arasındaki ince çizgide kendinizi bulacaksınız. Herkese sağlıklı, huzurlu ve bol keşifli okumalar dilerim.
Kitapla kalın.
Kaynakça;
https://web.archive.org/web/20211008105215/https://literature.britishcouncil.org/writer/abdulrazak-gurnah
Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

