top of page

KENDİ ÇÜRÜYÜŞÜNÜ İZLEMEKTEN KEYİF ALAN GİZLİ MAZOŞİZMİMİZ

​

  İçindeki boşluğu gizlemek için dünyanın unutulmuş bir köşesine sığınan adamın, boşluğun tam ortasında kendi felaketinin filizlenmesini izlemesinin hikâyesiyle karşı karşıyayız. Mondrian’ın kusursuz resimleriyle kendi resimlerini karşılaştırdığında Joseph’in fırçası kırılıyor. Bir insanın, asla erişemeyeceği bir mükemmelliği gördüğü ilk an kendi yeteneğinden ve yaratım gücünden tamamen vazgeçmesi kendine sıktığı ilk gizli kurşun muhtemelen. Joseph de tam olarak böyle yapıyor. Tuvali, fırçayı ve renkleri bir daha asla dokunmamak üzere hayatından çıkarırken aslında kendi varoluşunun da altını yavaş yavaş oyuyor. Ailesinden kalan, insanı tembelliğe ve düşüncelerin karanlıklarına iten miras sayesinde hukuk firmasındaki işini de bir kalemde silip atıyor sonra. Ülkenin kuzeyinde, haritada bile kendine zor yer bulan, adı sanı duyulmamış Bettley’e yerleşmesi de içindeki kaçış arzusunun bir sonucu. Ormanın bittiği yerde yapayalnız bir evde kendine bir krallık kuruyor. İnsanlardan kaçarken aslında yüzleşmekten en çok korktuğu şeyle, yani kendi geçmişinin gölgeleriyle baş başa kalıyor. Bettley’nin kasvetli havası, dinmeyen yağmurları ve sessizliği, Joseph’in çürümesi için biçilmiş bir kaftan gibi.

will-heinrich-thumbLarge.png
  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle
kralin-laneti-kapak-kopya.webp

  Herkesin bir takıntısı, zihnini meşgul ederek delirmekten kurtulmaya çalıştığı bir sığınağı vardır kesin. Joseph’in sığınağı ise tüberküloza duyduğu entelektüel merak oluyor zamanla. Akciğerleri içten içe kemiren, insanı yavaş yavaş toza, öksürüğe ve nefessizliğe mahkûm eden bu hastalığın tarihini, evrimini, insan bedeninde ilerleyişini inceliyor geceler boyu. Bir fiziksel çürümeye karşı duyulan bu hayranlık aslında onun dünyasının da sadık bir yansımasından başka bir şey değil bence. Kendi ruhunun da tıpkı ince bir hastalık mağdurunun ciğerleri gibi yavaş yavaş tükendiğini, eridiğini biliyor çünkü. Kitaplarla, tıp kayıtlarıyla ve kağıtlarla çevrili bu tecrit hayatı, onun için bir nevi yaşayan bir ölü olma provası. Tam da her günü bir öncekinin kopyası olan ve hiçbir amaca hizmet etmeyen hayatına tamamen teslim olmuşken, bir sabah her şeyi altüst edecek sert rüzgârlar esiyor.

​

  Bir sabah evinin verandasında sırılsıklam, fena halde hırpalanmış, baygın bir çocuk buluyor. Adı Abel olan, kimsesizliği ve çaresizliği her yanından belli olan on üç yaşında bir çocuk bu. Bu yaralı beden, kaçırılmayacak bir kurtuluş biletidir Joseph için. İnsan psikolojisinin en aldatıcı tuzaklarından biri burada çıkıyor karşımıza işte. Kendi yaralarını sarmayı beceremeyen, kendi içindeki kuyuyu kapatamayan biri, başkasını kurtarmaya kalkarsa ne olur? Joseph de Abel’i evine alırken, onu sıcak bir yatakla ve merhametle sarıp sarmalarken aslında çocuğun değil, kendi ruhunun peşine düşüyor. Onu iyileştirirse, ona güvenli bir yuva sunarsa kendi geçmişinin ve yetersizliğinin de şifa bulacağına inanıyor. Ancak merhamet, doğru ellerde kullanılmadığında ve sınırları çizilmediğinde dünyanın en ölümcül silahına dönüşebiliyor.

​

  Abel, merhamet dilenen masum bir çocuk çıkmıyor ama... Joseph’in evine attığı ilk adımdan itibaren, yaşının çok ötesinde, şeytani bir zekânın ve manipülasyon yeteneğinin izlerini taşımaya başlıyor her davranışında. On üç yaşında bir çocuğun şefkat arayışını beklerken adam karşısında zihninin zayıf noktalarını bir cerrah titizliğiyle tespit eden ve oraları kanatmaktan çekinmeyen bir akıl oyunu ustası buluyor. Abel asla bir çocuk gibi davranmıyor, Joseph de onun bir çocuk olduğunu kabul etmekten, aralarına koruyucu yetişkin sınırını koymaktan korkuyor. Onu bir oğul gibi severken veya ona acırken, aynı zamanda yalnızlığını paylaşacağı bir dengi olarak görme hatasına düşüyor. İşte bu sınır ihlali, evin içindeki huzuru yavaş yavaş bir kabusa çeviriyor. Çocuk, Joseph’in yalnızlığını öyle bir besliyor ki, adam kendi evinde bir süre sonra kimin efendi kimin misafir olduğunu ayırt edemez hale geliyor.

​

  Kitabın anlamına sadık kalan metafor, “Kralın Laneti” yani orijinal adıyla “The King’s Evil” tam bu noktada bilincimize saplanıveriyor. Tarihte tüberkülozun lenf bezlerinde yarattığı irinli yaralara verilen bir isim. Eski bir Fransız ve İngiliz inanışına göre, kralların dokunuşunun bu hastalığı iyileştireceğine, kutsal ellerin değdiği tenin mucizevi bir şekilde şifa bulacağına inanılırmış. Joseph de kendi küçük krallığında Abel’e dokunarak, ona evini ve kalbini açarak kutsal bir kral gibi davranabileceğini sandı. Ama unuttuğu, gözden kaçırdığı çok büyük bir şey vardı. Kendisi de aynı hastalıktan mustaripti, onun da içi çürüyordu aslında. Kurtarıcı ile kurban arasındaki bağ, şifa dağıtmak bir yana evi zehirleyen bir salgına dönüştü. İyilik yapma arzusunun temeli felsefi bir kibirle atılmış merhametin nasıl büyük bir kötülüğe yataklık edebileceğini, insanı nasıl kendi inşa ettiği evde tutsağa dönüştürebileceğini iliklerimize kadar hissediyoruz.

​

  Abel’in zekâsı ve manipülatif doğası, sadece Joseph ile sınırlı kalmıyor, Bettley kasabasındaki diğer insanlara da bulaşıyor. Doktor Ericsson’a, kasabanın diğer sakinlerine karşı giriştiği oyunlar, söylediği yalanlar ve kurduğu ağlar Joseph’i her geçen gün daha da köşeye sıkıştırıyor. Ev, artık güvenli bir yuva değil, her köşesinde psikolojik bir tuzağın beklediği hapishanedir. Joseph, evinde kendi elleriyle besleyip büyüttüğü bu sorunla yüzleşmek zorunda kaldığında o güne kadar savunduğu düşünceler, iyilik ve kötülük hakkındaki teoriler teker teker çöküyor. Başta çocuğu sakinleştirmeye, onu anlamaya ve sabırla yaklaşmaya çalışsa da sınırları zorlandıkça o da vahşileşiyor. İğnelemeler yerini sert yasaklara, yasaklar baskılara ve en sonunda ise kaçınılmaz olarak insanın ilkel dürtüsüne bırakıyor. İyi ve kötü arasındaki aşılmaz sandığımız duvar iki karakterin birbirinin zihninde erimesiyle tamamen yok oluyor.

​

  Kitabın insanı okurken kendi ahlaki düsturundan şüphe ettiren pasajında dendiği gibi: “Meleğin iyiliği nasıl bir iyilik ki kötülük barındırması gerekir? Mikail hangi suçu yüzünden şeytanı cezalandırır ya da hangi suçu işlemesine engel olmak için onu işler? Şans verilseydi belki şeytan da ona aynısını yapardı. Öyleyse ikisinin arasında ne gibi bir fark var? Bence mızrağı saplayan ya da mızrağı yiyen diye bir şey yok; sadece saplamak var.” Bu satırlar, romanın üzerine çöken hüznün en net özetidir. Dünyada ne mızrağı saplayan tam anlamıyla haklıdır ne de mızrağı göğsünde taşıyan tamamen masumdur. Şiddet ve kötülük, kimin elinde olursa olsun sadece kendi varlığını sürdüren, insanı ele geçiren bir güce dönüşür. Joseph, Abel’i cezalandırmak ve evindeki kontrolü yeniden ele geçirmek için otoritesini sertleştirdiği an, mızrağı saplayan tarafa geçiyor ve aslında terbiye etmeye çalıştığı doğadan hiçbir farkı kalmıyor. İki düşman aynı sulardan beslenmeye başlıyor.

​

  Zihnimde büyüyen soruyla uzun süre psikolojik bir savaş verdim. Abel’in gerçekten etten kemikten bir çocuk mu olduğunu, yoksa Joseph’in çocukluğunda uğradığı suistimallerin dışa vurulmuş bir sanrısı mı olduğunu tam olarak çözemedim. Metin, bu iki ihtimali de o kadar kusursuz bir dengede taşıyor ki, her iki yolda da insanın tüyleri ürperiyor. Eğer Abel sadece zihinsel bir yansımaysa, o zaman tüm bu kitap boyunca şahit olduğumuz savaş, bir adamın kendi zihninin içinde kendi kendini vahşice parçalamasından, kendi kötücül yarısıyla giriştiği trajik iç savaştan başka bir şey değil. Kendi eliyle beslediği gölge, en sonunda bilincini ve geriye kalan son insani kırıntılarını da yutmuştur. Kendini şifalandırmak için yarattığı hayali kurtarıcı, kendi celladına dönüşmüştür. Yok eğer Abel gerçek, kanlı canlı ve manipülatif bir çocuksa, durum çok daha büyük bir ümitsizliğe kapı aralıyor insanlık adına. Mutlak kötülüğün on üç yaşında korumasız bir çocuğun yüzünü kullanabileceğini ve bizim duygularımızın, merhametimizin, sevgimizin, yardım etme arzumuzun bize karşı nasıl dehşet verici bir silaha dönüştürülebileceğini gösteriyor yazar. İyilik, kendi sınırlarını koruyamadığı müddetçe kötülüğün en sevdiği besin kaynağı haline geliyor. Heinrich, olay örgüsünün son anlarına doğru bizi bu belirsizliğin ortasında bırakırken, aslında kesin bir finalle de bizi rahatlatmayı reddediyor. Detayları saklıyor, ipuçlarını gömüyor ve bizi psikolojik gerilimin tavan yaptığı odalarda yalnız bırakıyor. Her iki ihtimalde de elimizde kalan tek şey, iyiliği ve kötülüğü hesaplaştırmak…

​

Kitapla kalın…

​

Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle

​

Hazırladığınız kitap incelemelerinizi, öykü-deneme türündeki yazılarınızı, edebiyat ve sanat odaklı dosya konularınızı inadinaedebiyat@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

 

Tanıtım amaçlı kitap gönderimi ve reklamlarınız için de aynı kanallardan ulaşabilirsiniz.

  • Instagram
  • X
  • Youtube
  • Pinterest
  • Facebook
bottom of page