Serap DEMİR
@okusamyazsam
10.04.2026
İSTASYONDA BİR GÖLGE
Sabahın bu saatinde İstanbul, henüz afyonu patlamamış bir dev gibi horluyor. Gökyüzü; ne tam gümüş, ne tam kurşun… Binaların üzerine rutubetli, kirli bir tül örtülmüş de sanki şehir nefes almakta zorlanıyormuş gibi. Sokaklar fısıl fısıl. Bir yerlerde bir kapı gıcırdayarak açılıyor, uykulu bir bakkal çırağı kepenkleri gürültüyle indiriyor, uzaktan geçen bir belediye otobüsünün motoru yorgun bir hırıltıyla mahalleyi inletiyor. Kaldırımlarda çoğalan o sahipsiz adımlar… Kimisi rızkının peşinde, kimisi sadece gitmek için yollarda. Şehir, içine çektiği milyonlarca ruhu öğütmeye hazır devasa, paslı bir değirmen gibi homurdanarak uyanıyor. Ben o sabah, içimde nedensiz, köksüz bir gurbet hissiyle indim metroya. Hani insan bazen kendi evinde, kendi sokağında bile yabancı hisseder ya kendini; işte öyle bir hal. Merdivenlerin demir tırabzanlarına dokundum, soğuktu. O soğukluk avcumun içinden geçip ta kalbime kadar yürüdü.

Yürüyen merdivenlerden aşağı, o yeraltı dünyasına doğru süzülürken insanların yüzlerine değil, ayakkabılarına diktim gözlerimi. İnsan dediğin kalabalıkta yüzüne bin bir çeşit maske takar; gülümser, kızar, boş bakar… Ama ayakkabılar yalan söylemez. Onlar insanın gizli tarihidir. Kimininki aceleci, ucu aşınmış, bir yere yetişmezse dünya yıkılacakmış gibi telaşlı; kimininki bezgin, sürüklenerek gidiyor, hayatın yükünü taşımaktan yorulmuş. Kimininki ise dünyayı topuklarıyla dövmek ister gibi öfkeli ve sert… Ama hepsi bir yere, bir rızka, bir kadere, belki de sadece bir akşam eve sağ salim dönme hayaline yetişme derdinde. Yüzler ise? Ah, o yüzler… Hepsi birer kapalı kutu, hepsi kendi iç denizinin karanlık sularında yalpalayan birer çürük sandal. Kim bilir hangi fırtınadan yeni çıkmışlar, hangi limana sığınmaya çalışıyorlar?
Perona vardığımda rayların arası, geceyi oraya bir suç gibi hapsetmişler de üstünü kalın bir karanlıkla örtmüşler gibiydi. O keskin, geniz yakan demir kokusu… Sabahları bir başka çöker insanın ciğerine bu koku; hem yabancıdır hem de çok tanıdık. Sanki şehrin damarlarında kan yerine bu paslı demir kokusu dolaşıyor. Beklerken ister istemez o dipsiz boşluğa, rayların o soğuk ve birbirine asla kavuşmayan, sonsuz bir
inatla yan yana giden paralelliğine dalar gidersin. İnsan bazen o raylara bakarken kendi hayatını görür; yan yana ama asla birbirine değmeyen o çizgiler gibi… İşte tam o sıra, başımı kaldırdım. Ve onu gördüm.
Bir insanı yıllar sonra, hiç ummadığın bir yeraltı boşluğunda görünce hafıza evvela bir bocalıyor. Zaman denilen o insafsız şey, araya perdeler germiş, renkleri soldurmuş, sesleri kısıklaştırmış oluyor. Ama kalp, o eski ve emektar kaptan, fırtınada bile yolunu bulur; tanımakta hiç gecikmez. Güm güm eder de haber verir göğüs kafesinin içinden: "Bak" der, "Gelen senin yarım kalmış hikâyendir."
Gerçekten oydu. Bir zamanlar gölgesi gölgeme karışan, beraber Galata’nın o daracık sokaklarında yağmura yakalandığımız, sırılsıklam olurken kahkahalar attığımız o insan. Şimdi birkaç metre uzağımda duruyordu. Omuzlarındaki o eski, mağrur diklik gitmiş; yerine hayatın o ağır, görünmez çuvalları binmişti. Saçlarının teli mi eksilmişti yoksa o floresan lambaların hastalıklı ışığı mı öyle gösteriyordu bilmem ama yabancılaşmıştı bakışları. Göz göze geldik. Bakışlarımız bir an çarpıştı. Öyle bir çarpışma ki bu, sanki iki eski vapur sisli bir gecede kafa kafaya gelmiş de sessizce parçalanıp dağılmışız gibi.
Sonra ikimiz de hızla kaçırdık gözlerimizi. İnsan bazen en çok tanıdığı gözlerden kaçar; çünkü o gözler, unuttuğunu sandığın ne kadar keder, ne kadar kırgınlık ve ne kadar eski sevinç varsa hepsini bir saniyede suyun yüzüne çıkarıverir. Bakışlarımız kaçtı ama ruhumuz o peronda, o demir kokusunun içinde birbirine çarpıp durdu. Metro geldi. Karanlığın içinden bir ejderha gibi gürültüyle fırladı, rayları döverek yanımızda durdu. Kapılar tıslayarak açıldı. İstanbul’un o mahmur ama hırslı kalabalığı bizi bir hamur gibi yoğurup içeri tıkıştırdı. Ben vagonun ortasında paslı bir direğe tutundum, o kapının eşiğinde kaldı. Aramızda yabancı omuzlar, tanımadığımız nefesler, birbirine değen yabancı tenler vardı. Metro hareket etti. Demir tekerleklerin raylara sürtünen o tanıdık, can yakıcı sesi vagonun içine yayıldı. İnsanlar hemen telefonlarına gömüldü, kulaklıklarını takıp dünyayla, yanındakilerle, hatta kendileriyle
bağlarını kopardılar. Herkes kendi küçük ekranının sahte ışığında teselli arıyordu. Bir zamanlar onun yanında sessizlik böyle olmazdı. Yan yana otururduk eski vapurda ya da bir çay bahçesinde. O camdan dışarı bakardı, martıları sayardı; ben konuşurdum, hayaller kurardım. Aramızdaki sessizlik hafif olurdu; insanın omzuna konan bir kuş gibi, ürkütmeyen, ısıtan bir sessizlik... Şimdi ise o sessizlik, vagonun tavanından sarkan koca bir kanca gibi asılmıştı boğazımıza. Her durakta biraz daha ağırlaşıyor, her nefeste biraz daha boğuyordu bizi.
Yanımdaki koltuk boşaldı. Oturmadım. Oturamadım. Çünkü o koltuk bana bir kış akşamını hatırlattı. Yine böyle bir kalabalıkta yan yana ayaktaydık. Tren sarsıldıkça omuz omuza çarpışıyorduk. Tam önümüzde bir yer boşalmıştı; o, çevik bir hareketle koltuğu tutmuş, sonra oturmayıp göz kırparak beni oturtmuştu. Ben itiraz edecek gibi olunca eğilip kulağıma şöyle demişti:
"Hele şimdi sen otur. Bir gün yerimi sana tamamen bırakacağım."
"Ne zaman?" diye sormuştum, gülerek.
"Yaşlanınca" demişti.
Gülmüştük o zaman, sanki dünya hep o kış akşamındaki gibi sıcak kalacakmış gibi.
Meğer yaşlanmak; takvim yapraklarının dökülmesi değil; birinin kalbindeki yerini sessiz sedasız, hiçbir veda cümlesi kurmadan başka bir hayata devretmesiymiş. İnsan birinin hayatından çıktığında değil, o kişi senin yerine bir başkasını koyduğunda asıl yaşlanıyormuşsun.
Metro bir istasyonda durdu. Kapılar açıldı. O indi. Kalabalığın arasına karıştı. Bir an için "dönüp bakar mı?" diye geçirdim içimden. Bakmadı. Kalabalığın o gri seline karıştı ve kayboldu. İnsan bazen sadece bittiğini ispat etmek için gider. Arkada kalan o boşluk, gidenin en ağır yüküdür aslında.
Onun gidişiyle vagonun havası birden ağırlaştı. Göğsümün tam ortasında kocaman bir boşluk açıldı sanki. Nerede olduğumu, nereye gittiğimi unutuverdim o an. Kapılar kapanmak üzereyken kendimi dışarı attım. Burası benim durağım değildi. Peronda öylece kalakaldım. Merdivenlerden yukarı çıkan insanların uğultusu tepemde bir rüzgâr gibi esiyordu ama ben kıpırdayamıyordum.
Cebimde telefonum titredi. Bir bildirim... Sanki hayat, o perondaki şaşkınlığımla alay etmek ister gibi bir ortak dosttan o fotoğrafı gönderdi bana. Bir akşam sofrası... Işıklar loş, masada iki kadeh şarap. O, masanın başında oturuyor. Yanında gülen bir yüz... Kadın, başını onun omzuna yaslamış. Altında ise o can yakan, o soğuk cümle: "Yeni
başlangıçlar"
Bir süre o donup kalmış mutluluğa baktım. Anladım ki; insan öyle kendi kendine bir tercihmiş gibi yalnız kalmıyor. İnsan, adım adım, ince ince yalnız bırakılıyormuş. Bakmayın siz o "yalnızlığın asaleti" laflarına, bireyselliğin kutsanmasına; hepsi "yalnız bırakıldım" diyemeyen o mahcup mahcubiyetin birer yansımasıymış. Tek başına ne özgürlük yaşanabiliyor bu koca şehirde, ne güzellik ne de o hayal edilen günler. İnsan, bir başkasının bakışında var olurmuş meğer. O bakış çekilince, geriye sadece bu perondaki gibi soğuk bir demir kokusu kalıyor. Biz ayrıldığımız gün yalnız kalmamıştık aslında. Biz çok daha önce; aynı sofrada oturup birbirimizin ruhuna dokunamaz olduğumuzda ayrılmışız. Ayrılık, sadece bu uzun ve ağrılı sessizliğin sonradan konulmuş o buz gibi adıymış. Perondaki banka çöktüm. Yeni bir metro geldi, kapılar açıldı, insanlar doluştu. Binmedim önce. Camdaki yansımamda kendimi gördüm; yüzüm biraz daha solmuş, gözlerimin altı hüzünle çukurlaşmış. İstanbul koca bir kalabalık gibi görünür de, aslında her birimiz kendi tünelimizde, kendi karanlığımıza doğru son sürat koşan tek kişilik trenleriz. Kimsenin rayı kimseninkine değmiyor, kimsenin vagonu bir diğerine gerçek manada kapı açmıyor. Bir sonraki metro geldiğinde bu kez afallamam geçmişti. Ya da insan, afallamanın da bir yaşama biçimi olduğunu anlıyordu. Kapılar açıldı, kendimi o insan selinin içine bıraktım. Vagona binerken başkasının omzu omzuma değdi, bir çocuk ağladı annesinin kucağında, bir ihtiyar ağır ağır öksürdü. Hepimiz oradaydık ama hepimiz tek başımızaydık. Cebimdeki telefonu kapattım. O fotoğrafı karanlığa gömdüm. Şehir yerli yerindeydi, binalar yine gri, raylar yine soğuktu. Ben de eksilmemiştim; sadece o durakta, içimdeki o ağır fazlalığı bırakmıştım. Vagon doldukça meçhul yüzlerin arasında kayboldum.
Metro karanlığın içinde süzülürken, bir sonraki durağın anonsu yankılandı. Robotik, ruhsuz bir ses... Nerede ineceğimi biliyordum ama inince nereye gideceğimi bilmiyordum. Zaten bir önemi de yoktu. İnsan bir kere yalnız bırakılmaya görsün; bütün duraklar birbirine benzer, bütün yollar aynı sessizliğe çıkardı. Cama yasladım başımı. Tünelin duvarlarındaki o sarı ışıklar birer birer geçip, gidiyordu. Her ışıkta bir an için kendi gözlerimi görüyordum yansımada, sonra yine karanlık... Bir zamanlar birinin omzuna konan o kuş, çoktan uçup gitmişti. Şimdi vagonun içindeki o büyük uğultunun tam ortasında, kendi tünelimde, sadece kendi nefesimi dinleyerek ilerliyordum. Dışarıda dünya dönüyor, insanlar sevişiyor, birileri ölüyor, birileri yeni başlangıçlara kadeh kaldırıyordu. Bense bu demir yığınının içinde, hiç tanımadığım birinin paltosuna sürünerek, kendi sessizliğinin içinde kayboluyordum. İşte hepsi buydu. Bir metro vagonu, bir fotoğraf ve insanın kendi tüneline geri dönmesi.
Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

