PASLI ANAHTARLARI ÇIKARMANIN VAKTİ:
İÇİMDEKİ KİLİTLERİ TEK TEK
Tam bir ay önce Can Yayınlarından Çağdaş Edebiyat alt başlığı ile bir öykü kitabı raflarda yerini aldı. İsmi ve kapak tasarımıyla dikkatli okuyucunun ilgisini üzerine çekmeyi başaran bu kitabın yazarı Gaye Keskin. Genç yazar, edebiyat camiasında sesi güçlü platform Veveya Kitap ve Öykü Gazetesinin mutfağında yetişmiş, öykü ve incelemeleriyle edebiyatın gözde dergilerine ismini yazdırmış biri. Bu yüzden olsa gerek, yayımladığı bu ilk kitabı pişmiş, olgunlaşmış, pürüzlerinden arındırılmış olarak okuyucusuyla buluştu.
Keskin, daha ilk öyküsüne başlarken okuruna Madam Violet’in Sandığı’nın anahtarını uzatarak onu kitabın derinliklerine doğru içsel bir yolculuğa çağırıyor, “Kusursuz bir sakinliğin içinde yüzmeye var mısın?” diyor. Onun bu sükûnet dolu cümlesi sizi yanıltmasın ama toza, rutubete, kasvete bulanmaya hazır olmak gerek. Çünkü Gaye istikametini net çiziyor, “Belki birbirini yeterince tanımayan insanlar için konuşmak farklı yönlere yürümekti…” diyerek kalemiyle ilk defa tanışanlara okumaktan başka çare bırakmıyor. Biz de daha ilk öyküde ikna oluyor, göğsümüze bastırdığımız avucumuzla onunla beraber tekrar ediyoruz, “Anahtar Benim…”
Yazar, konularını tabulardan seçiyor. Aidiyet, kimlik, kökler, aile, bellek diye görünen temaların üstündeki pötikareli örtüyü sıyırarak dipteki akıntıyı gösteriyor. Bu akıntı bazen suyu bulandırıyor; taciz, yıkım, baskı helezonları çiziyor. Dingin bir saldırganlığın sınırlarında dolaşan karakterler ile eğreti bir yapının içine hapsediyor nefesleri, sonra soruyor: “Uyumsuzluklar her zaman cezbediyor muydu seni yoksa ilk kez mi ayırdına varıyordun?”
Denir ki yazar ister alaylı olsun ister eğitimli, çok iyi analiz yapabilmelidir. Tam bu noktada, Gaye’yi yakından tanımasam da çok iyi bir gözlemci olduğunu söyleyebilirim. Çünkü karakterlerini yaratırken bunu yaptığını görüyorum. Onların içlerinde ve dışlarında yaşamış, onlarla uyumuş, onlarla kalkmış hatta onlarla uzun süre aynı havayı teneffüs etmiş diyebilirim. Hepsi sahici, hepsi elle tutulur… Sahici olmayan yanları ise kimlikleri ve isimlerine olan inançları. O yüzden tek bir karakterin ağzından dökülen kelimeleri birçok öyküsüne genelleme yaparak duyuyor okuyucu, “Ben kimim? Adım Ne?”
Gerçekten bunlar kim? Yakınımızdan, yöremizden geçen ama iç dünyalarına mercek tutamadığımız insanlar olabilir mi? Ya da zamanın delik cebinden kayıp düşmüş insanlar… Birbirinin içinden çıkıyor, tersyüz oluyorlar. Üstlerine iki yandan ışık tutulmuş gibi gölgelerini iki tarafa da düşürüyorlar. Belki bu yüzden bu öykü kitabının içindeki karakterler bedenlerine, ailelerine, kimliklerine yabancılar. Belki bu yüzden kalıplara, yargılara, söylemlere sığamıyorlar. Hilmi ve arkadaşı gibi aynı aynanın farklı yönlerine kafa atıyor, Neriman ve Deniz kızı gibi anne-kız-eş üçgeninin hangi köşesi olduklarını karıştırıyor, Mümtaz-Veli-Ali gibi kimsenin postuna saman dolduramıyorlar…
Ancak şunu sık sık yapıyorlar; paslı, kırık, eğri, eğreti, kapalı veya açık da olsa içlerindeki kilitleri konuşturuyorlar. O metalik ses yüreklere işlerken zihinlerdeki savrulmalar esir ediyor öykünün içindekileri ve dışındakileri. Sözcükler dökülüyor, hatıralar, fotoğraflar, tedavülden kalkmış paralar.. Zarflar, ölüm kağıtları, pembe şakayıklar, kumaş parçaları.. Yazar tüm bu dökülüp saçılanlarla beraber kazıyor zihnimize: “İnsan dökülmeye dıştan mı başlar, içten mi?” Tüm soruların cevapları anahtarlardadır belki. Neriman’ı eve kilitleyen babasından, kardeşinin odasını kapatmaya kıymayan abisinden, sandığın anahtarını nereye koyduğunu bilmeyen Madam Violet’ten, anahtarı Hilmi’ye vermeyen karısından almalı, döndürmeli, açmalı, kapatmalı, dokunmalı; kim bilir belki de öylece bırakmalı, yazarın “Bazen bazı şeylere dokunmamak daha iyidir.” dediği gibi.
Dokunduk bir kere, okuduk tüm gerçekleri/öyküleri, göğsümüzdeki avucumuzu cebimize daldırdık, kendi paslanmış anahtarlarımızı çıkardık. “Düşte miyim, gerçekte miyim, düş müyüm, gerçek miyim…” diye sayıkladık. Şimdi gitmek lazım, anneanne öğüdüne uymak lazım; gidip kendimizi uyandırmak lazım…
Son söz olarak şunları eklemek isterim. Etkilendiğim öykülerle örülü bu kitap derin bir izlencede olduğumuz ufuklarda ki belli belirsiz lekeleri görünür kılıyor, gözlerimizi kısmadan üzerine gidilmesi gereken mesellerin varlığını hatırlatıyor, kendi kilitlerimizin içine bakmayı vaat ediyor… Zaten insanları yargılamadan okuduğumuzda daha cesur metinlere yer açar ve “Başkalarına ayıp gelen gerçeklerimi yalnızca benim saklayabileceğimi, geriye kalan herkesin onların üzerine katbekat ayıp ekleyebileceğini öğrendiğim yolları geçeli çok oldu.” diyebiliriz belki.
Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar


