top of page
Kübra Öznur Çelik İle.png

İnsan bir süre konuşuyor, uğraşıp didiniyor, sonra söylediğiyle duyulan arasındaki mesafenin bitimsizliği karşısında teslim oluyor. Susmak böyle başlıyor. Kendinle konuşmak ve azını söylemek...

-Gökçer Tahincioğlu

gökçer.png

“Tek bir hakkın olsa, unutmayı mı yoksa hatırlamayı mı seçerdin?”

Unutmak için önce hatırlamak gerekiyor; insan, yaşatılan acıları hatırlamalı ve onlarla yüzleşmeli ki geçmişi geride bırakabilsin... Hivda ve Deniz, Korsakoff sendromlu iki genç. Zorla unutturulan geçmişlerinin, zamanın donduğu o karanlık günden saatin yeniden işlemeye başladığı güne kadar geçen sürenin, bireysel ve toplumsal belleklerinin peşine düşüyorlar.

inadinaedebiyat.net adresinde Çağdaş Türk edebiyatının nabzını tuttuğumuz "Kübra Öznur Çelik ile Edebiyat Saati" adlı söyleşiler dizimizin devamında “Kiraz Ağacı” romanı var. Bu kıymetli yolculukta bize eşlik ettiği için yazarımız Gökçer Tahincioğlu’na teşekkürü bir borç biliriz. Buyursunlar, söyleşimiz başlasın.

Adsız tasarım_edited.jpg

Söyleşi: Kübra Öznur Çelik 

görsel_2026-07-24_160745781.png

“Kökleri geçmişin derin acılarına tutunurken, dallarıyla göğe, umuda uzanan o kiraz ağacı...”

Metinde ağaç, hafızanın hem bir sığınak hem de bir hapishane olduğunu anlatıyor bize. Romanda kiraz ağacını sadece yaşananların bir tanığı değil de geçmişle gelecek arasında bir çevirmen olarak da konumlandırmanızı sağlayan içsel dürtü neydi acaba?

Ağaçların kendinden böyle bir yanı var ve hafıza ile ilgili bir metnin üzerinde çalışıyorsanız birkaç ömre tanıklık etmiş ağaçları görmezden gelemiyorsunuz. Ancak benim açımdan öznel yanı tanıklıklarımdı. Kurguyu oluştururken, geçmişte tanıklık ettiğim kimi anlara ağaçların da tanıklık ettiğini, benim de bilmediğim ne çok ana tanıklık etmiş olabileceklerini düşünmem de bu durumda etkili oldu. Evet, hafıza hem bir sığınak hem de hapishane… Ve hakikate tanıklık eden ağaçlar da aslında bu ikilik durumundan nasıl kurtulabileceğimizi anlatmanın bir yolu.

Romanda zaman doğrusal değil. Geçmişle şimdi arasında sarkaç gibi salınıp duruyor. Mücadele edenlerin zaman algısı ile dışında kalanların zamanı çok farklı akar ya hani... Kiraz Ağacı’nda zamanı donduran ya da onu büken asıl güç nedir sizce? Beklemek mi, yoksa geç kalmışlık hissi mi?

Romanın temel cümlelerinden biri, bir soru cümlesi: “Tek bir hakkın olsa, unutmayı mı yoksa hatırlamayı mı seçersin?” Ezberimiz bize hatırlamayı seçmeyi yoksa kendimiz olamayacağımızı söyler hemen. Aksi durum istisnadır. Peki gerçekten hatırlamak istiyor ve hatırlıyor muyuz? Neyi ne kadar hatırlıyoruz ve ne zaman aklımıza geliyor? Durup bütün bunları düşünmeye vaktimiz var mı? Zaman kimin için nasıl akıyor ve hatırlamaya ne vesile oluyor? Soru cümleleriyle yanıt verdiğimin farkındayım ama zamanın kimin için nasıl aktığını ve kimin için nerede durduğunu da biraz buradan anlayabiliyoruz. Roman, gelgitler, takvimin bazı karakterler için bir tarihte donup kalması bazı karakterler için su gibi akıp gitmesi üzerine de kurulu. Bu farklılığı yaratanın ne olduğunu anlatmak, yaşamın kimin için nasıl geçtiğini ve bizim nasıl geçirdiğimizi anlayabilmek olanağı da yaratıyor bana kalırsa. Bazen beklemek, bazen pişmanlık, bazen bir olayda kalıvermek…

Sokakların hararetli günlerini, inançları uğruna her şeyi göze alan insanları büyük sloganlarla anlatmıyorsunuz. Ama devrimci ruh, karakterlerin susuşlarında bile çığlık çığlığa... Politik bir mücadeleyi ve onun yarattığı büyük insani yıkımı, bağırmadan, usulca ve vicdana dokunarak anlatmanın edebi sınırları nerede başlar?

Galiba söylediğiniz gibi slogan atmadan, empati yapma çabasıyla başlıyor o sınır. Bağırarak bir düşünceyi empoze etmeye çalışmaktan çok, gerçekte bu mücadeleyi verenlerin ne için, nasıl davrandıklarını anlama ve aktarma çabasına girerek. Tersi pozisyonlar için de bu bakış geçerli. Bir işkenceciyi anlamak çabasına girmek istemeyebilirsiniz ancak edebiyat, motivasyonunun ve hayatının anlaşılmasını mümkün kılmaya yarar. Ve bu çabanın içine girdiğinizde edebiyat size bağırmadan, taşların üzerinden de atlayarak bir adresten bir başka adrese gidebilmek olanağı yaratıyor. Bu olanağı nasıl kullandığınız da biçimi belirliyor zaten.

Metinde bir çeşit “yas tutamama” hali egemen. Kaybedilenlerin, yarım kalan hikâyelerin, sokaklarda bırakılan gençlik düşlerinin yası... Sizce bir toplum ya da bir birey, yarım kalmış bir rüyaya (belki de güzel yarınlar hayaline) ait yasını tamamlamadan gerçekten iyileşebilir mi? Yoksa kiraz ağacının altında hep tamamlanmamış yasla mı yaşayacağız?

Usulüne uygun gömülmemiş ne varsa toprağın üzerine çıkıyor bir biçimde. Yarım bıraktıklarınız yüzünüze vuruyor, unutmaya çalıştığınızı anımsamak zorunda kalıyorsunuz. İnsanın hikâyesini tamamladığını varsayması mümkün ancak hakiki değil. Bir bakışta, bir cümlede, bir köşe başında karşınıza beklenmedik bir anda çıkanlar hakikati aslında size söyler. Bunu duyarsınız ya da duymazsınız. Duymadığınızda o eksiklikle baş başa kalıyor ve öyle tamamlıyorsunuz ömrünüzü. Hakikat, tamamlanmayı sağlar. Yas tutmak da kaldığın yerden devam edebilmek de bu nedenle yüzleşmekle, unutmayı hak edebilmekle başlıyor. Unutmak, hak edilmesi gereken bir eyleme dönüşüyor. Aksi durum eksik, gedik kalmaya yol açıyor.

Gidenlerin arkasından bakıp nefes almaya devam etmenin, hayatta kalmışlık hissinin ağırlığı karakterlerin omuzlarında bir yük... Bu edebi dünyada “hayatta kalanların suçluluğunu” deşmek, sessizce aramızdan çekilen insanlara bir iadeiitibar etme çabası mıdır?

İadeiitibardan çok galiba hakikatle temas etme gayreti bu. Zira sırlarınızı kimse bilmese de siz biliyorsunuz. Suçlarınızı, yerine getirmediğiniz sorumluluklarınızı. Bütün bunları unutmayı tercih etmiş olabilirsiniz ancak başarılı olma ihtimaliniz yok gibidir. Ya başkasına dönüşür ve arzulamadığınız, sorgulamadığınız bir kimlikle tamamlarsınız ömrü ya delik deşik, uykusuz gecelerle… Unutmayı hak etmenin yüzleşmeyle başlaması da bundan. Gidenden çok kalanın durumu mühim burada. Neyi unutmaya çalıştığımız, gerçekten hatırlamayı seçip seçmediğimiz de burada anlam kazanıyor zaten. İnsan acılarını unutmuyor hatta sıkı sıkıya sarılıyor. Bir düşünelim, o zaman “hatırlamayı seçerdim” derken bile aslında hangi kısımların üzerinden atlıyor ve aslında neyi unutmaya çalışıyoruz. Mahcubiyet duyduklarımız belirleyici burada. Hatırlayanların başını çevirdiği kısım burası. Eksik kalmanın nedeni de burası. Bu hafıza romanı da bana bunu anlattı yolun sonunda. İnsanlarla yaptığım görüşmeler, anlattıkları, sustukları…

Sırlar ve suskunluklar, kuşaktan kuşağa devredilen en ağır mirasa dönüşüyor Kiraz Ağacı’nda. Bu sessizlik, fırtınadan sağ çıkabilmenin, hayatta kalmanın zorunlu bir bedeli miydi? Yoksa geçmişe, sokaklarda bırakılan güzel insanlara ve büyük hayallere istemeden de olsa yapılmış bir ihanet miydi bu “susma ortaklığı”?

Romanın bir tarafı susma ayıbı üzerine kurulu. Bazen hiç aklımıza getirmediğimiz bir boyutu görmezden gelmek bazen herkesin gözü önünde olup bitene karşı yüzünü çevirmesi. Bu ayıbı işleyenlerin de mahcubiyet duygusunu biraz tartması, hakikatle olan ilişkisinin sağlamasını yapması… Elbette bunu iri cümlelerle yapmak gibi bir ukalalık değil sözünü ettiğim. Yazarken aslında sahip olduğum duygu bu. Kişisel olarak da toplumsal olarak da bu durumda olduğumuzun tespiti…

Gazetecilik çıplak gerçeğin fotoğrafını çekerken, edebiyat gerçeğin ardında kalan sızıyı sarıp sarmalar ya... Romanda yarattığınız Deniz karakteri de hem devrimci mücadelenin göbeğinde hem de hakikati yazan bir gazeteci olarak çıkıyor karşımıza. Deniz’in iki taraflı dünyası aslında sizin kendi gazetecilik geçmişinizle ve dönemin hayaletleriyle kurduğunuz dolaylı bağın bir fısıltısı mı? Merak ediyorum, haber arşivlerinin çekmecelerinde biriken yakıcı hikâyelerle helalleşmek mi istediniz biraz da?

Bazen hayatlar habere sığmaz. Deniz’in gazeteci olması elbette profesyonel gazetecilik yapmamdan dolayı bu düşünceyi akla getiriyor. Kişisel deneyimlerim, tanıklıklarım da elbette burada kendini gösteriyor. Ancak çok az haberde öznelerin yaşadıklarını gerçek biçimde aktarma olanağı söz konusu. Bir trafik kazası haberinde bile okurun oradaki dehşeti anlamasını umarsınız. Ancak kişisel olarak yaşanılan korkuyu, kaygıyı aktarmak çok da mümkün değildir. Hayat, bundan biraz daha fazlası. Ve bunu en iyi anlatma yolu da edebiyat.

Kitabın bütününe yayılan umut ile yıkım ikileminde, edebiyat sizce kırılan düşleri onaracak güce sahip mi hâlâ? Kiraz Ağacı’nın bugünün kuraklığına ve unutuşuna karşı sessiz bir başkaldırı olarak yeşerdiğini düşünürsek, kapak kapandığında okurun kalbinde kalan son his, bir yenilgi hüznü müdür, yoksa her şeye rağmen ağacın altında yeniden çiçek açacak olmanın inancı mı?

Ben romanın umutlu bir yerden son sözünü söylediğini düşünüyorum. Aksini düşünenleri de anlıyorum. Ancak bütün olan bitenlere rağmen eskilerin deyimiyle, bahar ve yaz eksik gedik de olsa bazen yine geliyor…

Sorularımıza verdiğiniz samimi cevaplarınız için teşekkür ediyor ve yeni kitaplarınızı sabırsızlıkla bekliyoruz. Daha anlamlı, daha bilinçli bir dünyada yeniden buluşmak dileğiyle…

WhatsApp Görsel 2025-07-23 saat 16.46_edited.jpg

Gökçer Tahincioğlu,

Kiraz Ağacı

292 Sayfa

İletişim Yayınları, 2022

Söyleşi: Kübra Öznur Çelik, 24.07.2026

görsel_2026-07-24_160745781.png
  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle

Hazırladığınız kitap incelemelerinizi, öykü-deneme türündeki yazılarınızı, edebiyat ve sanat odaklı dosya konularınızı inadinaedebiyat@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

 

Tanıtım amaçlı kitap gönderimi ve reklamlarınız için de aynı kanallardan ulaşabilirsiniz.

  • Instagram
  • X
  • Youtube
  • Pinterest
  • Facebook
bottom of page