top of page

​Çağlayan Güneş, Elveda Muşamba ile bizi 90’ların en çok özlenen sokaklarına götürüyor. Her öyküde geçmiş günleri ziyarete çıkarken özlem duygusunu da en derininden hissediyoruz. Son çocukluğun yaşandığını düşündüğüm yıllara olan özlem… Yazarın bu 11 öykülük seçkisi, bir tür çocukluk envanteri, sünnet düğünlerinin ürkütücü ihtişamıyla başlayan, ramazan gecelerinin kutsallığında son bulan, yitip giden büyükanneler, yasaklı Red Kit çizgi romanları ve hayali arkadaşların gölgesinde büyüyen bir erginleşme güncesi. Güneş, dilini sanki bir tornavidayla monte ediyormuşçasına sağlam, yer yer sokağın küfürlü argo tonunu çekinmeden kullanan ama daima samimi bir yerden kuruyor. Güldürürken ağlatan, ağlatırken güldüren bu metinler insanı, kendi çocukluğunun unutulmuş hatıralarıyla yüzleştiriyor.

Çağlayan Güneş’in Apartmanında Bir Çocukluk Haritası

Bir mahallenin, ailenin ve en önemlisi kendini apartman boşluğunda, sıkışmışlıkta bulmaya çalışan bir çocuğun haritası… Yazar, okuru geçmişe özlem tuzağına düşürmüyor aslında aksine, geçmişin kül olmuş, bazen can yakan, bazen gülümseten hallerini masaya yatırıyor. Burada anlatılanlar, sanki yan komşunun balkonundan duyduğunuz bir tartışma, bir sünnet düğününde halay çeken hiç tanımadığınız amcanın hüznü gibi taze. 11 öykü boyunca, apartmanın merdivenlerini inip çıkarken, aslında kendi çocukluğumuzun basamaklarını da tırmanıyoruz.

elveda_musamba_kapak.JPG.jpeg
  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle
resim_2.jpg.jpeg

Jazzırtı, bir araba yolculuğunun darlığında, teypte dönüp duran zoraki neşenin yarattığı huzursuzluğu anlatıyor. Anlatıcının kendi kabuğuna çekilme çabası, eşlik etme zorunluluğu altında ezilen insanın kendine yabancılaşmasının en somut kanıtı. Öykünün en can alıcı yanı, şarkı söyleme sahnelerindeki huzursuzlukla babaya yazılan mektubun mesafeli kırgınlığı arasındaki tezat. İnsan, bir yandan neşeliymiş gibi yapıp diğer yandan içten içe dökülürken, yazar bunu ne bir ajitasyonla ne de bir süslemeyle veriyor. Durumu olduğu gibi, çiğ ve gerçek haliyle ortaya koyuyor. ‘Hit the road Jack’in nakaratı, özgürleşme çağrısından ziyade bir kaçış arzusu olarak zihne yerleşiyor. 

Elveda Muşamba’da çocukluğun utançla harmanlanmış karanlık tünelinden geçiyoruz. Yazar, bir alt ıslatma meselesini değil, bir çocuğun dünyasındaki iktidar savaşını, ebeveynlerin yarattığı görünmez baskıyı ve temiz olma zorunluluğunun getirdiği ruhsal daralmayı seriyor önümüze dürüstlükle. Muşambanın çıkardığı her hışırtı, çocuğun kendi benliğine karşı verdiği mücadelelerin, suçlu hissettirilmiş bir varoluşun sessiz çığlığı. Çişifinito! ile çocuğun zihnindeki özgürleşmeyi bekleyen imgeler arasındaki keskin geçişler ise oldukça çarpıcı. Baba figürünün buyurgan ve anlamaktan uzak tavrı, çocuğun kusurlu hissetme halini derinleştirirken yazar bu trajediyi, bir yerinden gülümseyerek ama içten içe kanatarak anlatmayı seçiyor. Bir muşambadan hayatın bütün ağırlığını çekip çıkaran bakış açısı, öyküyü çocukluk anısı olmaktan çıkarıp, insanın kendiyle, aidiyetle ve kaçışla kurduğu ilişkiye dair bir metne çeviriyor.

Son Akşam Yemeği, evlilik yıldönümü kutlamasının nasıl absürtlükler silsilesine, hatta bir tür sosyal intihara dönüştüğünün trajikomik bir belgesi gibi. Yazar, babanın her anını bir kriz potansiyeli taşıyan hesapçı ve uyumsuz karakterini öyle bir anlatıyor ki okurken hem gülmekten kendinizi alamıyor hem de masadaki çocuğun ve annenin yaşadığı yerin dibine geçme arzusunu siz de hissediyorsunuz. Öyküdeki rezil olma korkusu, mekânın sınırlarında kalmıyor, ailenin kendi içindeki özellikle de anneyle baba arasındaki uzun süreli çatışmanın da bir dışavurumu. Babanın elindeki poşet ve içinden çıkan dışarıdan getirilmiş içecekler ikram değil, ailenin sosyetik kurallarına karşı verdiği munzur bir direncin de simgesi sanki aynı zamanda. Güneş, öyküyü basit aile içi tartışmadan alıp, ergenlik sancıları ve ilk aşk heyecanıyla harmanlanmış, insanın kendi trajedisine dışarıdan bakabildiği ironik zirveye taşıyor.

Musallat, yaşlılığın getirdiği sis perdesiyle çocukluğun hayal gücünün çarpıştığı, insanın içine işleyen bir sızı. Büyükannenin zihnindeki karanlık, yazarın elinde bildiğimiz korku öğelerinden kurtulup yitirilen bir geçmişin, bir bebeğin, belki de bir yarım kalmışlığın hüzünlü bir ağıdı oluveriyor. Çarşaflı evden sızan tekinsizlik aslında sevgiye ve aidiyete aç bir ruhun, çevresindekileri de peşinden sürükleyen iyileşme çırpınışı gibi. Yazarın, bu atmosferi bir kötülük üzerinden değil de hayatın gerçeği olan unutulma ve yitip gitme korkusu üzerinden kurması bambaşka bir derinlik katıyor hikâyeye.

Strike, mahalle raconunun, ‘abi’ hiyerarşisinin darmadağın olduğu bir öykü. Burada şiddet yüceltme aracı değil aslında içinde sıkışıp kalmış yabancılaşmanın ve bir türlü ifade edilemeyen bastırılmış öfkenin dışavurumu olarak kullanıyor. Dolmuş yolculuğundaki gerilimden, eski boya fabrikasındaki meydan savaşına kadar her an, bir tür kırılma noktası. Strike ismi, bowling labutlarını deviren çocuksu zaferin, gerçek hayatın acımasız dünyasında yankılanması gibi bir şey olmalı bence. Mehmet, sadece anasına küfredenleri değil, anlamsız sorumlulukları da tek tek deviriyor.

Yol Ayrımı, parçalanmış bir ailenin çocuğunun hayali arkadaşı ‘Hortum’ üzerinden okuması. Bol metaforlu bir öykü bu. Anne ve babanın gürültülü ayrılığı, çocuğun zihninde kaçma kovalamacaya dönüşüyor. Boşanmanın bir çocuk için dünyasının sonu demek olduğunu en duru haliyle veriyor.

“Önce kâğıdın ortasına sönmüş bir mum tutan, sırtı dönük bir çocuk çizdim. Yanına da kocaman bir fil. Çocuğun durduğu yerde yol ikiye ayrılıyor, yollardan biri gökyüzünde ay gibi parlayan haleli bir kadın yüzüne, diğeri yine aynı şekilde çizilmiş bir erkek yüzüne uzanıyordu.”

O yol ayrımı iki yol için değil. Annenin gidişiyle babanın kalışı, hortumun silinip gidişiyle gerçek hayatın odaya doluşu...

İntikam Ateşi, küçük bir dünyada biriken öfkenin, haksızlığa karşı alınan intikamın aslında ne kadar tatsız bir zafer olduğunu gösteren bir hesaplaşma. İntikamın, insanın kalbini nasıl kararttığını en saf çocuğu bile nasıl bir yıkım makinesine dönüştürdüğünü buruk bir üslupla anlatıyor.

Halet-i Ruhiye, bir yanda dedenin yılanlı doğaüstü masalları, diğer yanda bu masalları birer oyuncağa dönüştüren çocukların acımasız merakı... Yazar, dedenin ölümünden sonra geride bıraktığı yılan başlı bastonun ve evin eşyalarının, yaşayanlar üzerindeki ağırlığını öyle bir işlemiş ki artık neyin gerçek, neyin oyun olduğunu ayırt edemez oluyoruz. Fincan seansları, dedenin ruhunu çağırma çabaları birer çocuk oyunu gibi başlasa da yazarın ustalığıyla varoluşsal bir sınava dönüşüyor.

Mübarek Gece, Çağlayan Güneş’in kurduğu apartman evreninin belki de en hüzünlü ve en ironik kaçış biletlerinden biri. Ramazan ayının, Kadir Gecesi’nin cemaatle çevrili atmosferini bir çocuğun içindeki Red Kit kovboyuyla, özgürlük arzusuyla nasıl bir tezatlık içinde yaşadığını görmek hem tebessüm ettiriyor hem de düşündürüyor. Cami avlusu, tespih taneleri ve ‘ne zaman bitecek bu teravih’ çilesini yazar kalemiyle kurtarıyor.

Çifte Düğün, çocukluğun masum aşk sancılarıyla, yetişkinliğin zoraki ritüelleri (sünnet düğünü!) arasında sıkışıp kalmış bir çocuğun hayal kırıklığıyla karışık büyüme hikayesi. Leyla’ya duyulan ilk, saf ve karşılıksız aşk; sünnetin erkekliğe ilk adım diye dayatılan ama aslında çocuğun üzerinde yarattığı travmatik baskıyla birleşince ortaya trajikomik bir tablo çıkıyor. Yazar, sünnetin mahalledeki kutsiyetini bir çocuğun bisiklet pazarlığına indirgeyerek aslında toplumun erkeklik algısıyla nasıl dalga geçtiğini, alt metinlere iyice yediriyor.

Geçmişin Külleri, kitabın başından beri tekinsiz, gürültülü, hayaletli ve çocukça rekabetlerle dolu apartman dünyası, elden ele dolaşan sırlarla yüklü günlüğün küle dönüşmesiyle beraber bir tür ritüele sahne oluyor. Bir yandan büyüklerin dünyasındaki taziye, yas ve ikiyüzlü nezaket gösterileri, diğer yandan çocukların kendi aralarında kurdukları, patates közleme, gazoz kapağı biriktirme ve gizli günlüğün peşinden koşma telaşı... İnsanın kendi tarihini yakıp, küllerden yeni bir şimdi kurma çabası.

Şöyle bir toparlayayım;

Apartman sakinlerinin, yarım kalmış hayallerin ve yılan başlı bastonun evrendeki izdüşümüne biz ‘Elveda Muşamba’ dedik. Her şey bittiğinde geriye kalan apartmanın koridorlarında yankılanan çocuk gülüşleri oluyor sadece…

Güneş’in Elveda Muşamba’sı, yazarın çok derin olduğu varsayılan metinlerden değil. Bu metinler, mutfak masasının üzerine dökülmüş çay lekesi kadar gerçek, sünnet düğünündeki davul zurna kadar gürültülü ve bir çocuğun yastık altına sakladığı günlük kadar kırılgan. Eğer çocukluğunuzun bu yanlarıyla, ailenizin düğümleriyle ve kendi yalnız kovboy hallerinizle barışmak istiyorsanız, bu apartmana mutlaka uğrayın mutlaka! Tavsiyem bu öyküleri tek tek, aralara zaman koyarak değil, bir solukta, sanki apartmanın merdivenlerini hiç durmadan çıkıyormuşsunuz gibi okumanızdır. Her güne bir öykü diyerek yola çıkmıştım ki çocukluğumun ipini elimden bırakamadım. Ne diyelim, okuyan her yolcu apartmanın kapısından girerken kendi hikâyesine bir selam çaksın. Göreceksiniz, Çağlayan Güneş’in küle döndürdüğü geçmiş hâlâ çok sıcak…

Kitapla kalın…

Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle

Hazırladığınız kitap incelemelerinizi, öykü-deneme türündeki yazılarınızı, edebiyat ve sanat odaklı dosya konularınızı inadinaedebiyat@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

 

Tanıtım amaçlı kitap gönderimi ve reklamlarınız için de aynı kanallardan ulaşabilirsiniz.

  • Instagram
  • X
  • Youtube
  • Pinterest
  • Facebook
bottom of page