EyvahlarIn Gölgesinde Bir Ankara Sızısı: Efsus
Elif Nihal Altan’ın kaleme aldığı Efsus romanı ilk bakışta 1980’li yılların Ankara’sında geçen bir ilişkiler yumağı gibi görünse de temelinde erken yaşta yaşanan kayıpların, aile içi tekinsizliğin ve geçmişten taşınan yaraların insan zihnini nasıl şekillendirdiğini gösteren bir metin. Roman, kronolojik bir hikâye anlatmaktan ziyade, karakterlerin bugünkü davranışlarının arkasında yatan gizli motivasyonları ve geçmişin sarsıntılarını su yüzüne çıkarır. Editörlüğünü üstlendiğim bu metnin dili yalın, yer yer devrik ve kesik yapısıyla, sarsıntıya uğramış bir zihnin parçalı algısını ve bastırılan duyguların aniden yüzeye çıkışını biçimsel olarak da destekliyor. Ankara’nın yalnızlığı, tren raylarının Cebeci İstasyonu’nda bıraktığı buruk sevda nameleri, karakterlerle beraber okurun da ruhuna mühürlenecek gibi. Ervah-ı ezelden tanışıp eyvah ile ayrı düşenlerin romanı bu.
Karakterlerin analizini yapmak istiyorum biraz. Avukat Kemal, erken yaşta uğradığı büyük bir kayıp duygusuyla ve bunun yarattığı ayrılık kaygısıyla hareket ediyor sürekli. İnsan zihni, ani ve sarsıcı bir kopuşu sindirmekte zorlandığında hayatın geri kalanını sürekli güvenli liman aramakla geçirir. Kaybedilen bağları yeniden kurma arayışı ile de kurgusu devam ediyor Kemal’in. Kendini tamamen adalet arayışına adaması aslında dünyadaki kaotik ve adaletsiz düzeni sembolik olarak kontrol altına alma ve kendi idealini gerçekleştirme çabasından ibaret. Geçirdiği trafik kazası sonrası hastanede gözlerini açtığında karşısına çıkan Hemşire Figen, Kemal’in zihninde doğrudan doğruya acıyı dindiren, şefkat gösteren ve onu hayata bağlayan ilk güvenli liman oluverir. Kemal’in Figen’e karşı geliştirdiği ilgi ve ona ait nesnelere tutunma arzusu, geçmişteki terk edilme korkusunun yetişkinlikteki tezahürüdür net bir şekilde. Figen’e evinin bir anahtarını vermesi ve ne zaman isterse sorgusuz sualsiz gelebileceğini söylemesi aslında kendi zihninde hiçbir zaman tam olarak inşa edemediği güvenli evi ve sürekli aidiyeti bir başkası üzerinden sabitleme arayışı olsa gerek.


Figen’in iç dünyasına baktığımızdaysa karşımıza çok daha karmaşık yaralar çıkıyor... Henüz küçük bir çocukken babasını kaybetmiş. Kız çocuklarının babaya duyduğu doğal hayranlık ve kusursuzlaştırma eğilimi, babasının ani kaybıyla birlikte Figen'in zihninde donup kalmış. Figen için baba, her zaman kusursuz ve koruyucu bir güç olarak kalıyor. Annesinin aldığı evlilik kararları ve ardından gelişen aile içi dinamikler, Figen’in zihnindeki baba imajına karşı yapılan bilinçdışı bir saldırı gibidir. Üstelik ev hayatındaki sınır ihlalleri ve mahrem alanının sürekli tehdit altında olması derin bir güvensizlik ve yabancılaşma hissi yaratıyor. En güvenli olması gereken yerin yani evin, en tehditkâr alana dönüşmesi insan ruhunda büyük tahribat yapar haliyle. Figen bu psikolojik tehditle baş edebilmek için kaçış yollarını seçiyor. Hastanedeki nöbetlerini artırması, gönüllü olarak gece mesailerine kalması ve sık sık iş arkadaşının evine sığınması, ev ortamından fiziksel ve ruhsal olarak uzaklaşma çabasının bir sonucudur elbette. Figen’in ruhundaki asıl yıkıcı kırılma, en çok güvendiği insanların aslında göründükleri gibi olmadığını anladığı anlarda gerçekleşiyor. Hayatı boyunca kusursuzlaştırdığı geçmiş bağların ve figürlerin aslında büyük bir samimiyetsizlik barındırdığını fark edince güven duygusu kökünden sarsılıyor doğal olarak. En büyük dayanak noktalarının aslında birer yanılsama olduğunu görmek onun dış dünyaya, erkeklere ve ilişkilere karşı güvensiz, mesafeli ve şüpheci bir duvar örmesine neden oluyor. Kendini korumak adına mesafeli durmayı seçiyor çünkü yakınlık, Figen için her an yeni bir aldatılma ve terk edilme potansiyeli taşımakta. Sığındığı rollerin getirdiği sorumluluklardan kaçma gayreti, onun sınırlarını sürekli zorluyor.
Ancak Kemal ile kurduğu bağ, Figen’in bütün savunma duvarlarını yıkar. Kemal’in yanında bastırdığı duyguları, arzuyu ve gerçek sevgiyi deneyimlemeye başlar. Bu noktada yaşadığı en büyük çatışma, güvenli, sorumluluk temelli sığınaklarla Kemal’in yanında hissettiği arzulu, gerçek aşk arasındadır. Figen, Kemal ile buluşmalarında geçmişin öfkesini dindirirken, hayatındaki bazı büyük gerçekleri ve sorumlulukları ondan inatla gizler. Bu gizleme davranışı basit bir yalan değil, kendi iç dengesini parçalanmaktan koruma çabası bana kalırsa. Figen için gerçekleri söylemek, Kemal’in gözündeki imajı kaybetmek ve yeniden terk edilmek demek. Kemal ise inanmak isteyen aşık yanıyla, şüphelenen mantıklı yanı arasında bir bölünmededir.
Roman boyunca arka planda yer alan müzikler ve şiirler, karakterlerin iç dünyasında biriken hüznün dışavurumları olduğundan cuk oturmuş hikâyeye. Şarkılar, kişilerin yüzleşmekten kaçındığı yalnızlığı odaya doldurarak, bastırılan duyguları tetikliyor. Zaten bazı şarkılar vardır ya hani âşık olmayana bile aşk acısı çektirir, o cinsten. Karakterlerin cüretkâr çıkışlarının ardından gelen mahcubiyetler ve suskunluklar, toplumsal ahlakın ve vicdanın yarattığı baskıyla uyum sağlama çabasında. Sadece bir sığınak arayışıyla başlayan adımlar, kendilerini geçmişin zincirlerinden kurtarmaya çalıştıkça içinden çıkılması imkânsız bir hale dönüşüyor. Figen, saklanan gerçeklerin bir gün ortaya çıkacağının korkusunu hep içinde taşırken Kemal ise inanmak isteyen tarafıyla sevgilisinin tavırlarındaki gizemden şüphelenen yanı arasında sessiz bir savaş veriyor.
Sonuç olarak Efsus, sadece geçmişte kalmış bir dönemi ya da sıradan bir gönül ilişkisini anlatmıyor. Metinle beraber erken yaşta zedelenen temel güven duygusunun, ebeveyn kayıplarının ve aile içi sınır ihlalleri sonrasında bireyin takındığı maskelerin yetişkinlik döneminde insan ilişkilerini nasıl birer sığınma ve kaçış stratejisine dönüştürdüğünü inceliyoruz. Karakterlerin birbirlerinden sakladığı sırlar, uydurulan mazeretler ve sessizlikler, aslında geçmişten kalan boşluğu doldurma çabasının çaresiz birer tezahürü. Elif Nihal Altan, süslü anlatımlardan uzak, oldukça yalın ve mesafeli, alt metninde psikolojik derinliği olan bu yapıtında, insan ruhunun limanını ararken nasıl kendi ördüğü duvarların arasında mahsur kalabileceğini sarsıcı bir gerçekçilikle ortaya koyuyor.
Efsus, felsefi tahlillerin veya çetrefilli entelektüel derinliklerin izinde olanların beklentisini pek karşılamayabilir. Rotasını en baştan net çiziyor zaten bu anlamda. Fakat mevsimin bu yakıcılığında, insanı yormayan ama içine çeken, daha romantik ve dönemsel bir anlatıyla okumanın rahatlığını düşünenler için biçilmiş kaftan. Kitabın mutfağında bulunmuş, kelimelerin kesik nefesine editör koltuğundan şahitlik etmiş biri olarak söyleyebilirim ki, kendi ördüğü duvarların arkasında mahsur kalan bu insanların sessiz savaşı, sizi de hüzünlü ama oldukça tanıdık bir limana bırakacak sonunda.
Kitapla kalın…
Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

