HALK NE BİLSİN: KUPPAK’TA BİR GEZİNTİ
Bir belediye başkanı, henüz görevinin başındayken, yapacağı güzel işleri düşünüyor. Çocuklar, gençler, çalışanlar için tasarıları var. Heyecanına inanmak istiyoruz, belli ki kendisi de inanıyor. Sonra dikkati oturduğu koltuğa kayıyor. Koltuk gıcırdıyor. Fuat Sevimay’ın Diye Diye romanına girerken karşılaştığımız bu küçük dikkat kayması, Kuppak’ta işlerin nasıl yürüyeceğine dair epey şey söylüyor. Halkın ihtiyaçlarıyla makamın ihtiyaçları aynı odada buluşmuş, öncelik sırasının belirlenmesini bekliyorlar. Koltuğun sesi yakından geliyor tabii.
Sevimay, anlatmaya buradan başladığında eline iyi bir malzeme alıyor. Kendisine henüz kötü diyemeyeceğimiz bir yönetici. Sayın Başkan’ın hevesini baştan bütünüyle sahte saysaydık rahat ederdik. Sonraki her davranışını o sahtelikle açıklar, anlatılanları bildiğimiz bir kötülüğün örnekleri arasına yerleştirirdik. Oysa başlangıçtaki niyetle giderek önem kazanan makam arasında daha can sıkıcı bir ilişki var. İnsan bir işe gerçekten inanarak başlayabilir, zamanla o işi yapıyor görünmekten de aynı memnuniyeti duymayı öğrenebilir. Üstelik kendisi hakkında taşıdığı ilk kanaati hiç değiştirmeden. Başkanın çevresinde olup bitenlere bu ihtimali akılda tutarak bakmak, romanı güncel kişilere benzetme oyunundan daha ilginç kılıyor.

Kuppak, böyle bir oyuna fazlasıyla elverişli. Anadolu’da bir ilçe fakat onu haritada bir yere sabitlemek gerekmiyor. Belediye çevresinde oluşan ilişkiler, sözü geçen insanlar, duyulmayı bekleyen şikâyetler birçok yerden tanıdık. Yine de bu tanıdıklığı hemen “Bizim memleket işte” diyerek geçiştirmemek gerek. Bu sözün de tuhaf bir yatıştırıcılığı var. Bir davranışı memlekete özgü sayınca ona biraz kader muamelesi yapıyoruz. Sanki başka türlüsü hiç mümkün olmamış, bundan sonra da olmayacakmış gibi. Kuppak’ın kurmaca oluşu burada işe yarıyor. Bildiğimiz şeyleri, alıştığımız isimlerin korumasından çıkarıyor.
Romanın başlangıcında anlatıcının kendini sürekli belli etmesi de bu yakınlık duygusunu güçlendiriyor. Araya giriyor, sözünü düzeltiyor. Kuppak’ı anlatırken bir ara ilçeyi fazlaca güzelleyip ardından bu abartıyı geri alması boşuna değil. Daha baştan, anlatılanla anlatma biçimi arasında küçük bir sürtüşme kuruluyor. Bir yerin kendisiyle o yer hakkında kullanılan hazır övgüler aynı şey olmayabilir. Anlatıcının ağzından taşan sözler, resmi konuşmaların ne kadar kolay üretildiğini de hatırlatıyor. Birkaç sıfatı peş peşe koyunca ortaya hemen güzel bir ilçe, çalışkan bir yönetici, mutlu bir halk çıkabiliyor. Geride kalan ayrıntılar konuşmanın akışını bozuyor. Bu anlatıcı tercihini seviyorum ama beraberinde getirdiği riski de önemsiyorum. Alay, okurun keşfedeceği her şeyi önceden işaretlediğinde metinle okur arasındaki mesafe daralabilir. Neye güleceğimiz, hangi davranışı küçümseyeceğimiz fazla belirginleşebilir. Taşlamanın zor işi burada başlıyor zaten. Göstermek istediğini görünür kılarken okurun payına da bir şey bırakmak. Diye Diye hakkında yalnızca konusundan hareketle konuşmak bu nedenle eksik olur. Aynı olay, başka bir anlatıcının elinde kuru bir siyasal örneğe dönüşebilirdi. Sevimay’ın sözü dolaştıran anlatımı, daha açılışta olayların yanına bir anlatma iştahı koyuyor.
Kuppak’tan yükselen homurtuyu romanın önemli buluşlarından biri olarak görüyorum. Kelimenin kendisinde bir eksiklik var. Ses duyuluyor ama söz seçilmiyor. Oysa o sesin içinde hayatları birbirinden farklı insanlar bulunuyor: İşçiler, öğrenciler, kadınlar. Taleplerinin tek bir belirsiz uğultuya dönüşmesi, yönetimle aralarındaki ilişkinin niteliğini ele veriyor. Dinlemek isteyen biri için ayrıntılar önem taşır. Dinlemeye niyeti olmayan içinse hepsi aynı gürültüdür. Böyle bakınca homurtu, yalnızca halkın kendini ifade etmekteki güçlüğünü düşündürmüyor, karşı tarafın işitme biçimini de tartışmaya açıyor. İnsanların söylediklerini anlaşılmaz bulan kulak, belki de yalnızca belli seslere alışmıştır.
Burada halkı bütünüyle masum, bütünüyle çaresiz bir topluluk gibi düşünmek de kolaycı olur. Yalnız bu kolaycılıktan kaçarken öbürüne düşmemek gerekiyor: Başına gelen her şeyi yeterince karşı çıkmadığı için hak eden bir kalabalık tasarlamak. Geçim derdi, işini kaybetme korkusu, yalnız kalma ihtimali gerçek. Gücü elinde bulunduranla ona itiraz edecek kişinin göze aldığı şeyler eşit değil. Romanın çevresinde yürütülecek bir tartışmada bu farkı unutmamak isterim. Aksi halde suskunluk hakkında kurduğumuz her güzel cümle, susmak zorunda kalan birinin hayatını dışarıdan kolayca yargılamaya yarayabilir. Birlikte hareket etmenin imkânını düşünmek, tek tek insanlardan kahramanlık beklemekten daha zahmetli.
Hacı Dayı’ya da yalnızca sevimsiz bir çıkarcı bulmuş olmanın rahatlığıyla bakamıyorum. Böyle figürlerin gücü biraz da herkes tarafından tanınmalarından geliyor. Kim oldukları bilinir, nasıl iş gördükleri bilinir, buna rağmen hatta bazen tam bu nedenle onlara gidilir. Hak aramanın yolu uzadıkça aracıların yolu kısalır. Bir süre sonra insanlar yapılanın yanlış olduğunu söylemeye devam ederken kendi işlerini de aynı kapıda çözmeye çalışırlar. Sisteme kızmak, onun sağladığı küçük kolaylıktan vazgeçmeye yetmez. Hacı Dayı’nın düşündürdüğü asıl rahatsızlık bu. Onun gibilerden yakınanların, ona duyulan ihtiyacın sürmesinde payı olabilir.
Şeyh Efendi ve Müşavirle birlikte bakıldığında, Kuppak’ta gücün tek elde toplanmadığı, birbirini besleyen ilişkiler içinde dolaştığı görülüyor. Biri nüfuzunu inanç üzerinden kurarken diğeri bulunduğu yere uyum sağlamayı biliyor. Belediyenin resmi yetkisi, çevresindeki bu ilişkilerden bağımsız çalışmıyor. Dolayısıyla bir koltuğa kimin oturduğu kadar, o koltuğun çevresinde kimlerin kalabildiği de önem kazanıyor. Kayyum Başkan’ın gelişiyle mesele daha sert bir boyut alıyor. Bu gelişmeyi yalnızca olayların hareketlenmesi olarak okumak, temsil meselesini gözden kaçırır. Kendi yaşadığı yer hakkında söz sahibi olmak isteyen insanın, kararın verildiği yere uzaklığı daha da büyüyor. Bütün bunların mizahla anlatılması, kitabı değerlendirmeyi ilk bakışta kolaylaştırıyormuş gibi görünebilir. Hazır bir cümlemiz var. Ağlanacak hâlimize gülüyoruz. Ben bu cümleyi burada kullanıp geçmek istemiyorum çünkü gülmenin niteliği önemli. Kendini çok önemli bulan birinin küçük hesabına gülmekle, değişmeyeceğine inandığımız bir duruma bezginlikle gülmek aynı şey değil. İlki otoritenin etkisini azaltabilir, ikincisi ise ona alışmamızı kolaylaştırabilir. Sevimay’ın taşlamasını düşünürken dikkatimi çeken, makamın çevresinde biriken ciddiyetin delinmesi. Saygı talep eden görüntünün ardında ne bulunduğuna bakma imkânı doğuyor. Bazen o görüntüyü ayakta tutan şeyin başkalarının gösterdiği özen olduğunu fark ediyoruz. Bir yazara katılmakla onun edebiyatını beğenmek arasında fark var. Diye Diye için de sorulması gereken, eleştirinin ne kadar haklı olduğunun yanında nasıl bir kurmacada hayat kazandığı. Karakterlerin toplumsal konumları belirginleştikçe onları temsil ettikleri şeyin ötesinde görebilmek önem taşıyor. Taşlama, kişileri keskin çizgilerle kurabilir fakat okurun merakını sürdüren bazen o çizgiden sapmaktır. Sayın Başkan’ın başlangıçtaki hevesinin değerini burada buluyorum. Onu tek kelimeyle açıklamamızı güçleştiriyor. Keşke bir insanı tanımak, hangi tarafta durduğunu öğrenmek kadar kolay olsaydı, romanlara daha az iş düşerdi.
Heykeltıraş Hüseyin’in İnce Memed’i yontma isteği üzerinde ayrıca durmak gerekiyor. İsim rastgele seçilmiş değil, bir başkaldırı hikâyesini, edebiyat aracılığıyla taşınmış bir belleği çağırıyor. Söylenenler ve duyulmayanlar arasında, malzemeyle uğraşmayı gerektiren bir iş var. Sanatın varlığı, karşısındaki güç ilişkilerini sihirli biçimde ortadan kaldırmıyor. Yine de insanın elinden gelen işi yapması, başka türlü davranma ihtimalini somutlaştırabiliyor. İnce Memed’in hatırlanması, okurluk alışkanlıklarımıza da dokunuyor. Bir roman kişisinin cesaretini severken yanımızdaki insanın itirazından rahatsız olabiliriz. Kitaptaki başkaldırıya yer açmak kolaydır, sayfalar kapanınca gündelik düzen sürer. Oysa gerçek bir itiraz, bizim rahatımızı da bozabilir, bizi karar vermeye zorlayabilir. Edebiyatın hayatla ilişkisi hakkında büyük sözler söylemeden önce bu küçük tutarsızlığa bakmakta fayda var.
Diye Diye üzerine konuşmayı bir memleket şikâyetiyle bitirmek, Kuppak’taki homurtuya bir ses daha eklemek olurdu. Kitabın adı zaten konuşmanın sürmesine rağmen bazı şeylerin yerinden oynamadığı bir hâli düşündürüyor. Bana daha kalıcı gelen, Sayın Başkan’ın koltuğundan dışarıya uzanan mesafe. Herhangi bir görevde, herhangi bir küçük yetki alanında yeniden kurulabilecek kadar tanıdık. İnsan bir süre sonra kendi meşguliyetini başkasının ihtiyacından daha gerçek sayabiliyor. Dışarıdaki sesler işini bölüyor, sorular zamanını alıyor, itirazlar hevesini kaçırıyor. Derken kendisini haklı çıkaracak o kısa cümleye geliyor: “Halk ne bilsin.” Kuppak’a bakarken en çok burada durmak istiyorum. Bu cümleyi söylemek için belediye başkanı olmak gerekmiyor.
Diye Diye’yi özellikle edebiyatta mizahın açtığı alanı sevenlere tavsiye ederim. Sevimay’ın alaycı anlatıcısıyla Kuppak’ı dolaşırken tanıdık yüzler bulmak kolay, biraz da bu yüzden ilk benzetmede durmadan okumakta fayda var. Makama, nüfuza ve itaat alışkanlığına yönelen eleştiriden bize de bir pay düşebilir. Üzerine başkalarıyla konuşmaya değer bir kitap bu. Hele aynı karaktere birimizin gülüp ötekinin hiç gülmediği yerde sohbetin ilginçleşeceğini düşünüyorum :)
Kitapla kalın!
Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

