BİR MEKTUP
Karın yeryüzüne değil de gökyüzünün içine yağıyormuş gibi hissettirdiği o günlerden biriydi. Kar sanki yağmıyor, havada dolaşıyor, yere düşmemek için boşlukta dans ediyordu. Pencereden dışarıyı izleyen adam, cama yapışıp eriyen her kar tanesinde biraz daha çözülüyor, biraz daha içe dönüyordu. Gözleri, camın buğusuna takılı kalmıştı. Elinde tuttuğu kahve soğumuştu ama farkında değildi. Soğuyan kahveyle çok daha önemli bir şeyi yitirdiğini düşündü. Kendine olan güvenini. Ve zamanı. En çok da zamanı…
İbrahim, yetmişli yaşlarda, hâlâ gençliğindeki kederi sırtında taşıyan bir adamdı. Gençliğinde devrim hayalleri kurmuş ama bir banka memuru olmuştu. Sonra da işte bir evin babası. Eşi Necla ve kızı Umut hayatın en büyük mucizesiydi onun için ama bunu onlara hissettirecek gücü kendinde bulamamıştı. Yıllarca içindeki savaşlara esir olmuştu. Gülümsemesi hep eksikti, sesi hep biraz kısık, elleri ise hep titrekti.

O sabah bir şey oldu, kalbinin derinliklerinde sakladıkları gün yüzüne çıktı. Yıllardır yazıp veremediği mektubu bir kez daha düşündü. Umut'a, henüz dört yaşındayken yazdığı o mektubu... Aslında o zamanlar her şeyi daha taze, daha derin yaşıyordu. Sözleri daha keskindi. Ama o kelimeleri hiçbir zaman dile getirememişti.
Kütüphanede, bir kitabının arasına sıkıştırmıştı mektubu birkaç hafta önce. Sık sık mektubu sakladığı kitapları değiştirirdi. Kimse bulmasın diye değil, bir gün mutlaka bulunsun diyeydi belki de. Aslında bu kitap, içinde büyüttüğü kamburu hatırlatmıştı. Belki kızı bir gün bu kitabı eline alır da sayfalar arasında onu arayan bir ruhu bulurdu. Belki de yüreğindeki kambur iyileşir sanmıştı kim bilir…
O sabah, pencere kenarında, gözleri yaşlı bir hâlde sessizce son nefesini verirken başı cama yaslı, gözleri hâlâ dışarıda, aklı geçmişteki Umut’unun küçük ellerindeydi.
İki hafta sonra Umut, annesiyle birlikte evi toplamaya başladığında, rafların arkasına itilmiş kitapları düzenlemek istedi. Esra Kahya’nın kitabının kapağını görünce durdu. Kapaktaki resmin bir kısmının etrafından tükenmezkalem ile birkaç defa geçilmişti. Sanki düzeltmek istenmişti acemice. "Bir İntihar Çok Ölüm"dü bu kitap. İstemsizce karıştırırken bir sayfa çıktı karşısına. Zarf yoktu. Sadece babasının el yazısıyla yazılmış katlanmış bir sayfa vardı.
Umut parmaklarını yazının üzerinde gezdirdi. Babasının kaleminin izine, ellerine dokunuyordu sanki. Ve okumaya başladı:
“Kızım. Kızım dedikçe uğruna tekrar tekrar ölüp dirildiğim. Senden beni affetmeni istiyorum. Sana yaşatamayacaklarım ve yanında ben olmadan yaşayacağın her şey için özür diliyorum. Merak etme vadem dolana kadar hiçbir yere gitmeye niyetim yok. Ölmekten hiçbir zaman korkmayan ben, sen doğduğun gün hissettim ölüm korkusunu ilk kez. O yüzden saçma sapan fikirler gelmiyor aklımın ucuna, meraklanma.
Hayatın gerçek anlamını, yaşanan her şeyin bir nedeni olduğunu anlamamı sağlayan sensin kızım. Fakat üzüldüğüm nokta, bütün bunları sana tam anlamıyla anlatamayacak olmak ve sen hayatı anlamak için bana sorular sorduğunda net cevaplar veremeyeceğimi bilmek aslında. Benim geçtiğim yollardan geçmeni asla istemem, buna dayanamam da. Ama tökezlemeden de yürünmüyor bu hayatta. Sana daha şimdiden yetişemiyorum kızım. Kafamın içindeki prangalardan kurtulamıyorum. Gitgide daha da kötüye gittiğimin farkındayım. Hayal gücüne, enerjine ayak uyduramıyorum ve bu beni kahrediyor. Seninleyken sadece seni izlemek, sana sarılmak istiyorum. Sana doyasıya sarılmak, seni kalbimin içine almak, hiç bırakmamak istiyorum. Ve bu anlardan beni sen çıkarıyorsun kızım, hem de ne kadar bencilce düşündüğümü yüzüme çarpa çarpa. Kendimi düşünmeme fırsat verme sakın. Bencilliğimden kurtar beni.
Hayatı yaşama şeklimiz şartlara göre değişse de ben yaşam şeklimi kanıksadım artık. Niçin ve nasıl yaşayacağımı artık biliyorum. Ben asla kendim için daha fazlasını isteyemem, istemedim de. Ama bu senin değil benim suçum kızım. Bunun sorumlusu senmişsin gibi davranırsam beni uyar, olur mu? Kendimi kaybettiğim anlarda elinden ne gelirse onu yapmanı istiyorum senden. Başka da bir isteğim yok. Hayat senin kızım, nasıl istersen öyle yaşa. Ben sana öyle olamayacağını söylesem de aldırma bana. Hayatını nasıl yaşayacağını söyleyenlere de kulak asma kim olurlarsa olsunlar.
Keşke ben de yapabilseydim bunu ama yapamadım kızım. Hep bağımlıydım birilerine. Onlar için, onların istediği gibi yaşamaya çalışarak mahvettim hayatımı. Çok fazla kalp kırıklığım, uğradığım haksızlıklar var. Bitiremediğim kavgalarım, içimde kalan o kadar isyanım var ki anlatamam sana. Sen asla kalbini kıranlarla, sana haksızlık edenlerle birlikte olma, sakın! Affetme demiyorum dikkat et. Affetmek vicdanı olan insanların işidir. Ancak affetmek, onlara aynı fırsatı tekrar vermek demek değildir. Fırsat verme onlara. Mesafeni koru, yanaşamasınlar sana. Yanaşıp tekrar kalbini kırmasınlar kızım.
Yaşayacaksın kızım. Bütün bunları ve daha fazlasını yaşayacaksın. Sevdiklerinden, değer verdiklerinden göreceksin fenalıkları. Canın yanacak ama yanmadan olgunlaşılmıyor hayatta. Bunun için, beni affetmeni isteyişim. Hayatın tüm kötülüklerini bile bile senin bunları yaşama ihtimalini düşündükçe kahroluyorum.
Şunu da bilmeni istiyorum kızım. Hayat babanın anlattığı kadar kötü ya da insafsız değil, meraklanma. Bu hayat mucizelerle de dolu. Belki de nefret ettiğim, tiksindiğim bu hayatta, en büyük mucizem annenle sensin. Bana bakışınız, kulaklarımda yankılanan sesiniz, dokunduğunuz zaman bana; içimi ısıtan sıcaklığınız tek dayanağım. Hayatımdaki en güzel, en iyi, en muhteşem şey sizsiniz.
Ama inan ki kızım çok güçsüzüm artık. Riyakârlıklarıyla, kendinden başka kimseyi düşünmeyen, sevgiden mahrum kalmış kara kalpleriyle bizi ve daha önemlisi seni kandırmaya çalışan insanlardan bıktım artık. Ben uzak durmaya, sizi korumaya çalıştıkça üstüme geliyorlar. Ve ben buna dayanamıyorum. Sırf senin varlığın, onlarla savaşmama engel oluyor kızım. İçime atıyorum yaptıklarını. Kevgir gibi eleyerek sunuyorum sana. Karşı gelemiyorum yapılanlara. Ama emin ol size zarar vermelerine izin vermiyorum.
Sen kendi ayaklarının üzerinde durup savaşacak olgunluğa ulaşana kadar da bu böyle olacak. Merak etme, senin sevgini de benimki gibi sömürmelerine, seni de benim gibi kullanmalarına asla izin vermeyeceğim. Ancak benim yetişemeyeceğim zamanlar için senden özür diliyorum şimdiden. Şunu bil ki gözünden düşen tek damlada hepsini boğarım. Umurumda bile değil hiç kimse, hatta kendim bile. Seni ölesiye seviyorum…
Benim sırtımda değil, yüreğimde büyüttüğüm kamburun sorumlusu benim. Bu kambur büyürken içimde, kimse görmedi, ben de söylemedim. O yüzdendir kırıklığım, aksiliğim ve dalgınlığım. Affet…
Baban…”
2017
Umut, mektubun sonunda gözyaşları içinde ve hıçkırıklarla yere yığıldığında, annesi Necla, onu sımsıkı sararak dizlerinin üzerine çöktü. “Baban… seni böyle severdi işte” dedi fısıltıyla. O daha önce gizlice okumuştu yazılanları ama zamanını beklemişti. Zaman ölümle gelmesin derdi hep fakat ölüm zamansız gelirdi.
Umut, başını annesinin göğsüne yasladı. “Ben onu hiç böyle tanımamıştım” dedi hıçkırıklar arasında. Necla, başını hafifçe eğdi: “Baban kendini hep saklardı, kızım. En derinini, en çok kırıldığı yeri kimseye gösteremezdi. Belki en çok sana göstermek istemişti. Ama kelimeler boğazında düğümlenirdi.”
O akşam Umut, babasının eski daktilosunu çıkardı. Bir köşede paslanmaya terk edilmiş o eski makineyi temizledi, tuşlarına bastı. “Bu hikâye onun hikâyesi. Ama biraz da benim…” dedi kendi kendine.
Yazmaya başladı:
Babam öldü. Ama bana yaşamasını öğreten bir mektupla öldü…
Geçmişin iplerini yavaş yavaş çözmeye başladı. Hatırladı: Babasının geceleri uyanıp oturma odasında sigara içerken dalıp gidişlerini. Onun oyuncaklarını sessizce tamir edişini. Doğum günlerini tek kelime etmeden köşeden izleyişini. Hep uzaktaymış gibi ama hep yanıbaşında…
Babası eksikti. Ama eksikliğini tamamlayacak kadar sevgi bırakmıştı ona.
Kitabın son cümlesi şöyleydi:
Beni yetiştiremediğini düşündüğün her an için sana teşekkür ederim baba. Çünkü senin eksik kaldığın her yer, kendimi tamamlayabildiğim yer oldu. Ve ben artık korkmuyorum...
Kar yeniden başladı. Ama bu kez yeryüzüne yağıyordu, lapa lapa ve bir o kadar sakince.
Ve Umut gülümsüyordu. İçinde bir şeyler filizlenmişti. Acının toprağından umut doğmuştu. Yokluğun acısı tatlı anılara bırakmıştı yerini… Ve hatırlanan her an birkaç damla gözyaşıyla mühürleniyordu yüreğinde…
Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

