top of page
WhatsApp Image 2026-07-24 at 21.09.26.jpeg

Yılmaz YILMAZ

14.09.2026

Kırılganlıkla Kırgınlık Arasında Acib Bir Hayat

Hayat akışkandır. Bauman her ne kadar bu akışkanlığı modernite bağlamında ele alsa da edebiyatta da, sanatta da, hayatta da bu akışkanlığı görmek mümkün. İnsan değişiyor, ilişkiler değişiyor, yaşadığımız yerler değişiyor. Dün doğru bildiğimiz bugün eskimiş olabiliyor. Bir zamanlar vazgeçilmez sandığımız şeylerin hayatımızdan sessizce çıkıp gittiğini görüyoruz. Hayat biraz da böyle: Değişkenler arasında gidip geliyoruz.

 

Ama insan bütün bu akışın içinde bir yere de basmak istiyor. Galiba mesele biraz burada. Sürekli değişen bir şeylerin arasında, değişmeyen bir şey arıyoruz. Bir tutamak, bir merkez, ne derseniz deyin.

 

Mevlânâ’nın pergel metaforu geliyor aklıma. Bir ayağını bir yere sağlam basacaksın, diğer ayağınla dünyayı dolaşacaksın. Buradaki dünya yalnızca gezip görülen dünya değil. Fikren dolaşmak, ruhen dolaşmak, kendinden çıkıp başkasının dünyasına bakabilmek de bunun içinde. Fakat ayağının bastığı bir yer olacak.

 

İnsanın da böyle bir yere ihtiyacı var sanırım. Yoksa dünyanın gailesi, gürültüsü, hızı, bütün o yıpratıcılığı içinde insanın kendisini kaybetmesi çok kolay.

 

İnsan olmak.

 

Daha doğrusu, insan kalmak.

  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle
images.jpg

İyi insan olmak ya da hiç değilse iyi insan olmaya çalışmak. Bence hayatın bütün meselesi biraz da burada düğümleniyor. Çünkü bunu bir kere başarıp kenara koyamıyoruz. Her gün yeniden sınanıyor insan. Öfkelenirken, haksızlığa uğradığını düşünürken, kaybederken, kazanırken, bir başkasını yargılarken... İnsan kalmak kolay değil.

​​

Esra Kahya’nın Bir İntihar Çok Ölüm romanını okurken aklımdan bunlar geçti.

 

Şu hayatta neyin ne olduğunu tam da göbeğinden yakalayabilen karakterin Acibe olduğunu söyleyebilirim. Başkaları başka bir düşünce öne sürebilir. Benim okuduğum Acibe, hayatın içinde, tam da hayatın göbeğinde, insanları oldukları gibi kabul etmek gerektiğini fark etmiş biri. İyi bir insan olmanın ne demek olduğunu, en azından buna yaklaşmayı, diğerlerinden daha fazla beceriyor sanki.

 

Zaten en büyük problemimiz de bu değil mi? İyi insan olmak. Ya da olmaya çalışmak. Bazen olmak, bazen olamamak. Kendimizle, başkalarıyla, hayatla didişip dururken insan kalmaya çalışmak.

 

Acibe’nin ilginç tarafı da burada. Kusurlu bir karakter. Ama kusuru yüreğinde değil, bedeninde. Bedeni kusurlu, yüreği değil. Üstelik insanları oldukları hâlleriyle kabul etmeye, hayatı olduğu gibi görmeye diğerlerinden daha yakın.

 

Bunun karşısında diğerleri duruyor.

 

Annesi Müsemma, kız kardeşi, babası... Hayatın akıcılığı ve kırılganlığı içinde kendilerini kaybediyorlar. Yaşananlar onları değiştiriyor ama yalnızca değiştirmiyor; merkezlerinden de savuruyor. Bir şeyler kırılıyor ve kırılan şeylerin yerine yenisi gelmiyor.

 

Sonra geriye kırık dökük bir aile kalıyor. Mutsuz çocuklar ve çokça ölüm.

 

Romanın adı da boşuna değil: Bir İntihar Çok Ölüm.

 

Bir insanın ölümü yalnızca onun ölümü olmuyor. Geride kalanların hayatında da bir şeyler ölüyor. Bir güven, bir ilişki, yıllardır inanılan bir hikâye... Bazen insanın geçmişe bakışı bile değişiyor. Geçmiş dediğimiz şey de öylece geçmişte kalmıyor.

 

Acibe öldüğünde hayat bitmiyor. Onun ölümü, yaşayanların hayatında dolaşmaya devam ediyor.

 

Burada yeniden o akışkanlığa dönüyorum. Hiçbir şey kendi sınırları içinde kalmıyor. Bir insanın başına gelen başka birinin hayatına değiyor. Bir ölüm başka hayatların içine giriyor. Birinin acısı, hiç beklemediğiniz bir yerde başka bir acının sebebi olabiliyor.

 

Acibe ise bütün bunların içinde başka türlü duruyor. Hayatın akışını durdurmuyor, durduramaz da. Fakat savrulmuyor. Bir ayağı bir yerde. Pergelin ayağı gibi.

 

Belki insan kalmak dediğimiz şey biraz da bu.

 

Dünyayı dolaşmak ama nereye ait olduğunu unutmamak. Değişmek ama kendini bütünüyle kaybetmemek. Başkasını anlamaya çalışırken kendinden vazgeçmemek.

 

Acibe’nin bedensel kusuru da bu yüzden daha anlamlı hâle geliyor. Bence en büyük çarpıklık zaten burada: Kusuru yüreklerde yaşatmak.

 

Bedendeki kusur insanı eksiltmiyor. İnsan yine seviyor, düşünüyor, başkasının acısını anlayabiliyor. Asıl mesele kusurun yüreğe yerleşmesi. İnsanı insandan uzaklaştırması. Başkasını olduğu gibi kabul edememek. Kendini hep haklı görmek. Başkasının hayatına kendi ölçünü dayatmak.

 

Acibe’nin bedeni kusurlu ama yüreği değil.

 

Buna karşılık bedenen sağlam görünen insanların yüreklerinde neler taşıdığını görüyoruz.

 

İnsanın kusurunu nerede aramak gerektiği sorusu geliyor buradan. Bedende mi? Yürekte mi?

 

Kim kusursuz zaten?

 

Belki mesele kusursuz olmak da değil. Kusuruyla ne yaptığı insanın. Kusurunun arkasına saklanıp saklanmadığı. Başkasını incitmek için kullanıp kullanmadığı. Kendi yarasını başkasına açıp açmadığı.

 

Hayat değişiyor. İnsan değişiyor. Bazen değişmek gerekiyor da. Yerimizde sayarak yaşanmıyor. Ama insanın bütün bu değişimin içinde kendisine bir merkez bulması gerekiyor.

 

Mevlânâ’nın pergeli yine burada.

 

Bir ayağın sabit, diğer ayağın dünyayı dolaşıyor.

 

Fikren dolaş, ruhen dolaş, değiş, dönüş, yanıl, yeniden başla. Ama ayağının bastığı yeri bütünüyle kaybetme.

 

Belki insan olmak, insan kalmak çabası dediğimiz şey bundan ibaret.

 

Dünyanın bütün gailesine, gürültüsüne, yıpratıcılığına rağmen iyi kalmaya çalışmak.

 

Kolay değil.

 

Zaten kolay olsaydı, bu kadar çok ölümün arasında hâlâ “insan olmak” meselesini konuşuyor olmazdık.

Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle

Hazırladığınız kitap incelemelerinizi, öykü-deneme türündeki yazılarınızı, edebiyat ve sanat odaklı dosya konularınızı inadinaedebiyat@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

 

Tanıtım amaçlı kitap gönderimi ve reklamlarınız için de aynı kanallardan ulaşabilirsiniz.

  • Instagram
  • X
  • Youtube
  • Pinterest
  • Facebook
bottom of page