BİR AVUÇ FINDIK
Orada öylece durdum; bir heykelin sessizliğiyle. Gözlerim karşı kaldırıma çökmüş, yorgunluğunu dinlendiren genç çocuktaydı. Bakışlarımızı bir noktada buluşturmaya çalıştım. Ben kimsesizliği insanın gözbebeklerinden tanırım. Kendimi bildim bileli böyleydim. Nerede bir ıssızlık olsa hemen seçerdim. Zira insan, kendine benzeyeni en kuytu yerinden tanır. Çocuk bana dik dik bakınca bir selam bıraktım araya. Kafasını ne beni ne de dünyayı görmek istemediği o karanlık yöne çevirdi.
Yoluma devam ettim. Oysa onunla konuşmak istemiştim. Öğretmenliğimin ilk günüydü ve üzerimde fazla özenli bir takım vardı. Ben onun kimsesizliğini bakışlarından tanımıştım ama o, beni bu afili kıyafetlerin ardında tanıyamazdı. Durakta otobüs bekleyen kıza ilişti gözüm. İyi giyimine rağmen onun da gözlerinde o tanıdık terkedilmişlik vardı. O bakışlarını çekmedi, bu kez ben kaçırdım gözlerimi. Şıklığımdan, o anki eğreti zenginliğimden utandım.
Annemle babamı hiç tanımamıştım. Hayatımdaki tek sığınak, arada bir beni yurda ziyarete gelen amcamdı. Her daim şık, her daim vakurdu. Kapıdaki güvenlikten müdüre kadar herkes ona hürmet ederdi. Bir gün sordum bu itibarın sebebini. Saçlarımı okşarken gülümsedi: “Kıyafetlerim Gülsüm” dedi, “Sen hiç ‘ye kürküm ye’ diye bir şey duymadın mı?”

Duymamıştım ama pek de umursamadım. Amcamın o an saçımı okşuyor olması, dünyadaki tüm kürklerden daha kıymetliydi. Beni sevdiğini biliyordum. Yengemi ikna edebilse beni o kapıdan çekip alacağından emindim. Cevap vermediğimi görünce, her zamanki o büyülü ritüelini gerçekleştirdi. Cebinden çıkardığı bir avuç fındığı avucuma bıraktı. Cebinde hiç kurumayan, saklı bir fındık şelalesi olmalıydı.
“Her zaman güzel giyinmelisin” diye tembihledi beni. “İnsanlar önce dışına bakar. Bilhassa devlet dairesine, hastaneye giderken özenli olmalısın ki seni adam yerine koysunlar.”
Benim ne öyle kıyafetlerim vardı ne de yurttan dışarı adım atmışlığım. Susup ağzıma bir fındık attım. Sonra bir gün, o fındıklar ansızın kesildi. Meğer bir araba çarpmış amcama, fındıklar yola, soğuk asfalta saçılmış. Ah ulan dünya! Çarpa çarpa hayattaki tek başımı okşayana mı çarptın? Bana bir avuç fındığı çok mu gördün? “Devlet dairesi” demişti amcam. Artık her gün o binalardan birine, okula gidecektim. O günden sonra her sabah en özenli kıyafetlerimi giyeceğime söz verdim, amcam artık beni görmese de...
Öğretmen oldum. Kimsesizliği bir bakışta tanımayı aslında ilkokul öğretmenimden öğrenmiştim. O, kimsesizliği gözümüzden değil, kokumuzdan teşhis ederdi. Bizi sınıfın en dibine, o sağır duvar kenarlarına sürerdi. İnsan duvar dibine de alışıyor, hor görülmeye de... Ben de alıştım. Arka sıramda annesi yeni ölmüş bir kız, yanında yoksulluktan yurda verilmiş bir oğlan, diğer yanda annesi babasını vurmuş bir başkası... Ve Gülşah. Ailesi varken parasızlıktan yanımızda olan, zihni bahar dalları gibi çiçekli ama dünyası biraz sisli Gülşah. “Parasızlıktan dedi annem” diyordu. Gülşah’ın bir sorunu vardı. Algılayamıyor gibiydi, fazla boş bakıyordu. “Engelli o” dedi arkadaki annesi yeni ölen kız. Gülşah’ın eline koluna baktığımı görünce omzuma dokundu. “Öyle değil, böyle” dedi eliyle kafasını göstererek. Gülşah’a üzülerek baktım. O da bana kocaman gülümseyerek. Öğretmenimiz bizi kokumuzdan tanırdı ya, dilerdim ki Gülşah’ın o lekesiz masumiyetini de bilsin.
Lakin o gün öğretmen çok sinirliydi. Kuaförden yeni çıktığı her halinden belli olan ojeli elleriyle velilerle fısıldaşıyordu. Bize, duvar dibine tiksinerek bakıyorlardı. Gülşah ise dünyadan bihaber, “Öğretmenim!” diye neşeyle el sallıyordu. Dışlanmışlığımızı idrak edemeyecek kadar berraktı zihni. Öyle zamanlarda Gülşah’ı poşete koyup saklamak isterdim. Öğretmen ansızın ona döndü. Nefesimi tuttum. El sallamasın diye masanın altından elini sıkıca kavradım.
“Gel buraya sen!” dedi öğretmen. Gülşah tahtaya kalktı. Bir toplama işlemini beceremedi diye o ojeli eller Gülşah’ın saçlarına dolandı. Kafasını tahtaya vurdu öğretmen. Bir daha, bir daha... Gözlerimi kapattım ama o uğursuz sesi iliklerimde duydum: Tak, tak, tak…
Bugün ise ayaklarım kendi sınıfımın eşiğinde. Kapıyı açtığımda, duvar dibi soğuğunu sonsuza dek koridorun karanlığında bıraktım. Kimsesiz çocukları sınıfın en önüne, güneşin en dik vurduğu yere inci gibi dizdim. Başlarını tek tek, amcamın şefkatiyle okşadım. Elimi elbisemin cebine, o çocukluk yaramın saklı olduğu fındık şelalesine daldırdım.
Bir avuç fındık çıkarıp dağıttım çocuklarıma. Amcamın o gün yola saçılan yarım kalmış hikayesini, bu minik avuçlarda tamamladım. Yerime geçip ağzıma bir fındık attım. Çıt sesi... İşte bu, hayatın düz tarafına dönen çarkın, iyileşen bir ruhun sesiydi. Gülşah’ın o gün tahtada kırılan gülümsemesini aldım, karşımdaki çocukların yüzüne birer madalya gibi nakşettim. Artık ne o "tak tak" sesleri zihinleri kanatacak ne de bir çocuk duvar diplerinde unutulacaktı.
Hayatı düz tarafına çevirme zamanı gelmişti çünkü ben artık hem o kimsesiz çocuk hem de o çocukların dünyasını fındık şelaleleriyle yıkayan öğretmendim.
Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

