top of page

MAVİNİN ARDINA BAKMAK: BELKİ

Akdeniz’in ortasında bir adanın, haritaya bakınca sakinlik gibi duran kara parçasının aslında nasıl gözyaşı coğrafyası olduğunu hatırlatan bir kitapla karşınızdayım bu sefer. Zamanın unutturmaya yemin ettiği bizimse gündelik telaşların arkasına saklayıp bir lütuf gibi sunduğumuz yavru kelimesinin altında yatan yalnızlığı hissetmek, insanın canını acıtıyor gerçekten. İşte tam da bu hissin eşiğinde durup, Akdeniz’in tuzlu yasına, bir adanın sırtında taşımaktan yorulduğu yüke bakacağız birlikte. Sınırların toprağa değil, doğrudan doğruya insan kalbine çizildiğini fark edince adımlar yavaşlıyor ister istemez.

Tarih bölümü dediğimiz kütüphane rafları bize hep rakamlar anlatır. Şu yılda şu oldu, bu sınır buradan çizildi, şu kadar insan yerinden edildi diye yazılır. Fakat rakamların arkasında, evinin bahçesindeki incir ağacının altında kalbi sökülen insanların nefesi vardır. Bunu kimse kolay yazamaz. Bu anlatıda kurgu ile gerçeğin nerede ayrıldığını anlamak imkânsızlaşıyor bir süre sonra, çünkü acı o kadar çıplak ki insan okurken kendi hafızasındaki odaların kapısını aralıyor ister istemez.

  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle
belki-kapak-o.jpg

1958’de bir düşünce olarak filizlenen, 1963’te mürekkeple kâğıda dökülen nefretin ve nihayetinde 1974’te kanla, barutla, çığlıkla haritası yeniden çizilen bir toprağın öyküsü bu. Ama asıl toprağın üstünde yürürken ayakları kanayan ruhların hikâyesi. Genelde tarihî romanlarda bir süre sonra karakterlerin arkasında kaybolur büyük toplumsal trajediler, burada ise tam tersi oluyor. Karakterler yavaşça geri çekiliyor, sahneyi bizzat yaralı, etrafı tel örgülerle çevrilmiş adanın kendi çığlığı devralıyor. İnsanların yüzlerindeki çizgilerden, kuruyan kuyulardan, kapısına kilit vurulmuş dükkanlardan sızankeder, okurun yakasını hiç bırakmıyor.

Sayfaları çevirirken içimde biriken kederi tarif edecek doğru kelimeleri bulmakta zorlanıyorum, çünkü insan bildiğini sandığı bir geçmişin ne kadar uzağında kaldığını fark edince derin bir utanç duyuyor. Bizler meydanlarda, caddelerde isimlerini ezberlediğimiz, tabelalara kazınmış kahramanların şanlı duruşlarını biliriz. Oysa arkada, karanlık odalarda, işkence tezgâhlarında can veren, gövdesi Akdeniz’in sularına karışan canlar kalıyor. Yiğit’in omuzlarındaki yükle, geçmişin prangalarıyla İstanbul’dan Kıbrıs’a uzanan kaçış hikâyesi aslında hepimizin hikâyesi. Anavatandaki pişmanlık dolu, insanı yiyip bitiren "keşke"lerden, yavru vatandaki "belki"lere uzanan bir köprü bu roman. Kimliğini gizlemek, üç farklı isimle tek bir gövdede hayatta kalmaya çalışmak ve en acısı da sevdiğin kadının gözlerinin içine bakarken bile yalanlara çarpmak, insanı savaştan daha çok yıpratan iç bozgun değil de nedir? Kendinden kaçarken tam da belanın göbeğine düşmek, bir adamın alnına yazılmış en fena yazgılardan biridir herhalde.

 

Sevgi’nin her şeyi sorgulayan ama içindeki merhameti asla kaybetmeyen duruşu, adanın hiç teslim olmayan ruhunu simgeliyor sanki. Bir terzi kızı olarak hayatın söküklerini dikmeye çalışırken, aslında tarihin yırtığıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Kapısının önünde beliren yabancı adamın gözlerinde kendi geçmişinin, adasının yitik geleceğinin izini sürüyor. Aşkın, böylesi bir cehennemin ortasında yeşermeye çalışması ne kadar imkânsızsa, imkânsızlığa tutunma çabası da o kadar insani ve kederli işte. İngiliz Sarah’ın geçmişten gelen kasetleri, ses kayıtları, bir dönemin sadece Türkler için değil, adaya yolu düşen herkes için nasıl bir vicdan azabına dönüştüğünün en somut kanıtı olarak masaya bırakılıyor. Dört kasetlik bir ömür, dört kasetlik bir trajedi… Her birinde ayrı bir isyan, her birinde bir daha asla eskisi gibi olamayacak hayatların çığlığı gizli. Sesler kulaklarınızda çınlarken, geçmişin sadece dün yaşanan bir şey olmadığını, bugünü de zehirleyen sarmaşık gibi ruhumuza dolandığını anlıyorsunuz.

Okurken insan sormadan edemiyor, bir insan yurdunu kaybederken kalbini nasıl sağlam tutabilir? Vatan sevdası dedikleri milliyetçilik sloganlarının çok ötesinde, bir sabah uyandığında komşunun sana düşman gözüyle bakmasıyla başlayan amansız yalnızlık hissiyle ölçülüyor belki de. Adada her gün bir parça daha eksilen, ekmeği, suyu, hürriyeti elinden alınan insanların verdikleri mücadeleyi tarih dersi gibi değil, bizzat göç yollarındaki tozlu ayakkabıların içinden hissediyorsunuz. Kitabın ilk yarılarında tarihî detayların, titizlikle araştırılmış gerçeklerin ağırlığı kurguyu biraz eziyor gibi görünse de aslında yazarın derdinin sadece bir aşk hikâyesi anlatmak olmadığını anlıyorsunuz. Unuttuğumuz, belki de bilerek arkamıza sakladığımız hakikatleri yüzümüze çarpmak istiyor. Zaten böylesi bir toplumsal kıyımı, iki insanın kavuşup kavuşamaması üzerinden anlatmak, kefensiz yatan binlerce cana haksızlık olurdu. Siyasetin kirli koridorlarında alınan kararların, sokaktaki masum bir çocuğun elindeki şekeri nasıl kana buladığını gördükçe, insanlığa dair son umut kırıntılarınız da avuçlarınızdan kayıp gidiyor.

Beni en çok sarsan, Kapalı Maraş’ın terk edilmiş sokaklarında, hayalet binaların arasında dolaşırken anlaşılan boşluk hissinin romanın her satırına sinmiş olmasıydı. İnsanların sofralarını öylece bırakıp gitmek zorunda kaldıkları göç anları, midesinde incir ağacı biten karakterlerin can yakan acısı, hepsi birleşip içimizde bir yas ayinine dönüşüyor. Savaşın planlı yüzünün ardında, siyasi oyunların, gizli teşkilatların kıskacında paramparça olan sivil hayatların trajedisi bu. Hep bir ihtimale tutunarak yaşamak ne zordur. "Belki" kelimesinin arkasına koca bir ömrü, bir halkın geleceğini sığdırmak ne büyük çaresizliktir. Kitap bittikten sonra bile gitmiyor acı ciğerinizden. Duvarlardaki kurşun izleri bir şeyler fısıldıyor okura, gitmeyin diyor, unutmayın…

Bunca yıkımın, bunca parçalanmışlığın ortasında insanın kendi iç sesini dinlemesi bile lüks haline geliyor. Sayfalarda ilerledikçe fark ediyorsunuz ki, adanın üzerindeki kara bulutlar aslında sadece o döneme ait değil, bugün bile hâlâ o sokaklarda yürürken geçmişin gölgelerinden kaçamıyor insan. Yazarın sakin ama derinden vuran üslubu, süslü kelimelerin arkasına sığınmadan, hayatın en yalın halini önümüze koyuyor. Göç etmek zorunda kalan bir kadının, yanına aldığı tek bir dantel örtüye sarılıp ağlaması hangi resmi tarihin sayfalarında yer bulabilir ki? Ya da bacağını kör kurşunla kaybeden gencin, bir daha asla koşamayacağını anladığı ilk saniyedeki bakışı hangi politik söylev açıklayabilir? İşte edebiyat tam da burada, anlatıların unuttuğu, görmezden geldiği dünyadan daha büyük dramların kaydını tutmak için devreye giriyor ve bu kitap görevini bir vebal gibi taşıyor.

Bu yönüyle bakıldığında, karşımızda duran metin sadece geçmiş bir dönemin kronolojisi değil, insan ruhunun en kara köşelerine tutulmuş bir fener gibi. Yiğit’in her adımında kendi geçmişiyle hesaplaşması, Sevgi’nin adanın geleceği için kendi kalbini bir kurban gibi masaya sürmesi, aslında hepimizin hayatında bir kez olsun yüzleşmek zorunda kaldığı ahlaki yol ayrımlarını hatırlatıyor. Bizler sıcak evlerimizde oturup uzak coğrafyaların acılarını birer televizyon haberi gibi izlerken, birilerinin acıların tam ortasında ömür tükettiğini unutuyoruz. Roman, okurun kayıtsızlığını, uyuşukluğunu baltalıyor. Seni daracık sokaklara, barut kokan mevzilere sokup, nefessiz kalmanı sağlıyor. Kulakların tıkandığı, gözlerin kör olduğu günlerde, bir insanın insan kalabilmek için ne kadar büyük bir bedel ödemesi gerektiğini her satırda yeniden kavrıyoruz.

Belki, bize sadece Kıbrıs’ı anlatmıyor. İnsan olmanın, aidiyetin, acı karşısında nasıl da çaresizce küçüldüğümüzün ve her şeye rağmen içimizdeki umut kırıntısını nasıl da delice koruduğumuzun buğulu aynasını tutuyor. Eğer siz de tarihin sayfalarından fırlayıp ruhunuza değecek, sizi hem geçmişle yüzleştirecek hem de kalbinizin içini titretecek bir anlatı arıyorsanız, bu kitabı mutlaka okuma listenizin başına almalısınız derim, çünkü bu yüzleşme ertelendikçe içimizde daha büyük yaralar açan cinsten bir yüzleşme. Hatta bu yolculuğu kendi içinizde, odanızın yalnızlığında tamamlamayın. Gelin adanın sesini, içimizi sızlatan "belki"leri birlikte konuşalım, sesimize ses katalım. 8 Haziran günü, saat 21.00’de İnadına Edebiyat Kitap Kulübümüzde, çevrim içi olarak gerçekleştireceğimiz toplantıda bu kitabı tüm saklanan derinliğiyle masaya yatıracağız. O akşam, bir adanın dinmeyen yasına uzaktan da olsa ortak olmak, acılara kelimelerle dokunmak ve edebiyatın birleştirici, iyileştirici gücünde buluşmak üzere hepinizi aramıza bekliyoruz. Çünkü çok iyi biliyoruz ki paylaşılan her acı, edebiyatın efsunu ve şifasıyla bir nebze olsun hafifler ve insan ancak bir başkasının yarasını fark ettiğinde gerçekten insan olduğunu hatırlar.

Kitapla kalın. 

Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle

Hazırladığınız kitap incelemelerinizi, öykü-deneme türündeki yazılarınızı, edebiyat ve sanat odaklı dosya konularınızı inadinaedebiyat@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

 

Tanıtım amaçlı kitap gönderimi ve reklamlarınız için de aynı kanallardan ulaşabilirsiniz.

  • Instagram
  • X
  • Youtube
  • Pinterest
  • Facebook
bottom of page