top of page
leyla mehmetoğlu fotoğraf.jpeg

Leyla Mehmetoğlu GERİDÖNMEZ

26.10.2026

SAYFALAR ARASINDAN SIZAN TINI:
SHEİKHA HELAWY’DEN ARILARIN YOLU

​​​

Müzik çalma listemde Feyruz hep vardır. Çoğu insana göre Li Beyrut vazgeçilmez eseri olsa da benim için Tareek el Nahl olmazsa olmazdır. Anlamını bilecek kadar, kendi ateşinde kavrulan Arapçamla eşlik ederek defalarca dinleyebilirim her açtığımda,

​

İntu ve ena yema nibka, nukef ala hudud-us sehl
Ve ala hatti semas zerka, mersumi tarikkul nahl
Senle ben ovanın sınırlarında durduğumuz zaman
Mavi gökyüzünün çizgisinde arılar yoluna çizilmiş(im)

​

Feyruz’un sesiyle dalgalanan hüzünlü duygular, kader yoluna doğru kanat çırpan arılarla unutulmaması gereken anıların yolunu açar dinledikçe. Üstelik aynı müziğin ritmiyle aynı duyguları yaşatan, Ajda Pekkan’ın seslendirdiği Tanrı Misafiri şarkısının orijinali de bu esere dayanır. İki eseri üst üste dinleyenler anlayacaktır beni. Böyle iki zirve ismin kucakladığı ve hakkıyla taşıdığı “Arıların Yolu” ismini kitap üzerinde görmek beni fazlasıyla heyecanlandırdı bu yüzden. Acaba gerçekten şarkıdan mı ilham almış ve kurmacasını bunun üzerine mi inşa etmişti? Bizim de öykü edebiyatımızda sıkça rastladığımız şarkılardan ilham alarak, o ismi taşıyan öyküler ve kitaplar yazmak dönem dönem ön plana çıkan bir akımdır. Bu düşüncelerle kitabı edindim…

​

Yazarın ilk öyküsünün ismi “Hayfa” ile karşılaştığımda, minik kıvılcımın parlama anı kadar kısacık bir zaman diliminde Hayfa Savaşı/Katliamı geçti zihnimden. Yazarın Filistinli olduğunu düşününce de kaçınılmaz son dedim kendi kendime. Bağıra bağıra savaş anlatısı okumaktan sıkılmışımdır çoğunlukla. Yine de ilk öyküleri okumadan feda etmek iyi okura yakışmazdı. Başladığıma da değdi açıkçası. Şöyle ki; Hayfa eskiden beri ticaretin merkezi sayılan kıyı kentiydi. Filistin’in şehri değil, adeta kalbiydi. Hayfa ismini daha çocuk yaşlarda duyduğum için şanslıydım belki. Yakın tarihten bihaber yaşamaktansa vicdanın sızlaması daha iyidir görüşünün hakimiyeti işte… 1948 yılında (benim esamem bile okunmazken - ebeveynlerimin doğduğu yıllar-) yapılan savaşın ardından Hayfa İsrail’in üçüncü büyük şehri sayılmış. İşte bu denli alevlerin ortasında kalan yerde ne anlatılır ne yazılır sorusuna en güzel
cevap Sheikha Helawy’in kaleminden dökülüyor.

​

Hayfa Öyküsü, Rahibeler okulunda kabul görmek isteyen genç kızın annesine yalvarışıyla açıyor kendini okurlara. Saç örgüsü üzerinden anlatılan geleneksel yapının çatlağı, tamire çaba göstermek yerine üzerine varılarak aşılmaya çalışılıyor. Bunu karakterlerini maceraya sürükleyerek değil, gündelik hayatın umursamazlığı, alaycılığı ile sergiliyor yazar. Anlatısını dengede tutarken satır aralarına yerleştiriyor çıkarsamaları.

 

“Orada Olacağım” başlığını çekinmeden atan yazar, ilk öyküsünün üstüne inşa ediyor ikincisini. Okudukça da fark ediyoruz ince ince ağlar ördüğünü kitap boyunca. Bu ağlar birbirine bağlanıp temaları bir arada tutuyor. Kitap aynı zamanda anılara, gündelik yaşama ve küçük insana odaklanarak kendini ispatlıyor, “Yalana ihtiyacım vardı, tıpkı var olmaya olan ihtiyacım gibi.”


Helawy’in öykülerinin ana karakterlerini kadınlar oluşturuyor. Kadınların olduğu yerde kadınlık hallerinin konuşulması da kaçınılmaz elbette. “Bu, kasıtsız bir kadınlık ihlali, kadınlık kavramının biçimine yönelik bir oyun olmalıydı…”

​

Salıncak, Pembe Elbise, Ali ve Yılan isimli öyküleri başta olmak üzere bekaret, istenmeyen tüyler, aşk, cinsellik gibi konuların sığ toplumlarda yüzeye itilerek ayıplama nesnesine dönüşmesini, toplumsal tepkilerin el birliğini (ki bazen cinayete varıyor) ve hiçbir şey olmamış gibi üstünün kapatılmasını anlatılıyor. Bu art arda gelen dört öykünün desibeli de oldukça düşük; çünkü kaybın bire bir kendisini vermiyor yazar, sessiz bir resim çiziyor okuyucusuna. Ancak metne yoğunlaştıkça görüntünün ardındaki sırra ulaştırıyor. Tıpkı arıların kanat çırpışlarının sese dönüşmesi gibi. Arapça gibi zor bir dilden çeviri yapan Melek Deniz Özdemir, “Arıların Yolu’nu Türkçeye çevirirken en çok hissettiğim şeylerden biri, metnin sessizliğini koruma sorumluluğuydu. Çeviri boyunca, kelimelerin taşıdığı kadar sustuklarının da peşinden gitmeye çalıştım.” diye yazmıştı sunuşunda. Daha kitabın ortalarındayken farkına varıyorum bu susuşların çok güzel şekilde korunduğunun, okuyucuya nefes alıp düşünecek yerler bıraktığının… Çevirmeni takdir ettiğim bilinçle de kitabın derinliklerine dalıyorum.


Yazar, neredeyse tüm öykülerinde, kadın bedenine yönelik baskı ve tahakküm anlarını odağına alıyor,


“Öldürücü olan ilki,” dedi kadın. “Sonra hiçbir şey artık acıtmaz inan bana. Kendinden bir şeyi kopar, bir yere göm ve unut.”

​

“Mesela neyi?”


“Mesela korkunu, utancını, ruhunu…” diyerek anlaşan kadınların hikayeleri devam ederken, artık eril hegemonyayı sorgulayışlarını da görüyoruz sahnenin kenarında. Kadınlar göğüslerinin arasına sıkıştırdıkları bozuk paralar ile ruhsuz şehirlerden kaçarken, arkalarında bıraktıkları “Bizde âşık olacak kız yok,” söylemine şarkılarıyla cevap veriyorlar, “Tüm aşkları sende sevdim, tüm zamanları senin için yaşadım.”


Üst paragraftaki son cümle kendi döneminin yıldızı, Arap Dünyasının yetenekli şarkıcısı Ümmü Gülsüm’e ait. Bu tını zarif bir ön hazırlık niteliği taşırken, asıl ihtişamı şarkıcının ismini taşıyan kitabın en uzun öyküsünde görüyoruz.

 

Ümmü Gülsüm’ün güçlü sesi müziğe uymak yerine, müziği emri altında tutar, duruşu ile yönetir. Ve her söylediğinde farklı bir yorum katma gücüne, istediği gibi uzatıp kısaltma yeteneğine sahiptir. Ne şaşırtıcıdır ki yazar, Ümmü Gülsüm isimli öyküsüne gelene kadar bazen küçürek diyebileceğimiz anlatısını burada uzun tutarak okuyucusuna bal kasesini uzatıyor ve müziğin akıcı ruhuna uygun kuruyor söylemini. Öykünün güncelle harmanlanan dokusu, doğal yapısı, akıcı anlatısı, kuşak çatışmasının intikam kadar sevgi de barındırdığını incelikle işlemesi şunu söyletti; Arıların Yolu’nda bal tatmaktan, çiçeklere konmaktan tabii ne olabilirdi?...

​

Kitaba ismini verdiği için değinmeden geçmemek lazım “Arıların Yolu” öyküsüne, “Bu sakin kasabada hikayeler birbirine çok benzer. Hatta bazen bire bir aynıdır. Aynı hikâyeyi kim iki kere dinlemek ister ki?” Evet, Sheikha Helawy kitaba ismini de veren öyküsüne böyle başlıyor, belki de okuyucuya yöneltiyor sorusunu. Bu soru üzerinde çok düşünmeme gerek kalmadı açıkçası. Benzer görünen hayatların farkını yazar anlatı şekliyle ortaya koyduğunda metinin değerinin arttığı inkâr edilemez bir gerçek ne de olsa...


Büyüdüm. Artık kafamda örülen hikayelerin dışarı çıkmasına engel oluyordum. Birinin hikayeni gerçekten duymaması, tek bir detayı bile merak etmemesi boğazımda düğümleniyor, canımı acıtıyordu. Ama bir gece kafamda dönüp duran bir hikâye artık yer bulamayınca dışarı taştı. Nasıl mı anladım? O geceden sonra, “Günaydın” dediğim herkesin başında üçüncü bir kulak bitmeye başladı. Ve hepsi aynı anda soruyordu: “Ee, sonra ne oldu?”
 

Şimdi, son öyküsü “Tun Sahası”nı da bitirdikten sonra sayfayı kapattım. Başımın tepesindeki üçüncü kulağımı kaşıdım. Ümmü Gülsüm’ün ud taksimine yön veren sesi odamı doldururken yazara yöneldim, “Ya Omri, Ey Ömrüm, sonra ne oldu?”

images.jpg
  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle

Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle

​

Hazırladığınız kitap incelemelerinizi, öykü-deneme türündeki yazılarınızı, edebiyat ve sanat odaklı dosya konularınızı inadinaedebiyat@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

 

Tanıtım amaçlı kitap gönderimi ve reklamlarınız için de aynı kanallardan ulaşabilirsiniz.

  • Instagram
  • X
  • Youtube
  • Pinterest
  • Facebook
bottom of page