top of page

BİR İSYAN HİKÂYESİ: İSYAN KİTABDAR

Bir coğrafyanın, bir ailenin ve bir adamın un ufak oluşunun hazin ama görkemli serüveni ile buradayım. Maalouf, bizi İsyan Kitabdar’ın dünyasına sokarken, kendimizi bir anda Osmanlı’nın son demlerinden kalma asalet sancılarıyla, Adana’nın kavurucu sıcaklarında buluruz. İsyan’ın çocukluğu, deliren bir Osmanlı prensesi olan babaannesi İffet’in yankılanan hayaletleri ve babasının hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olan ütopik devrim hayalleri arasında sıkışıp kalmıştır. Aslında İsyan, daha en başından adına tezat bir sükunetle hatta mecburi bir kabullenişle doğar. O, dünyayı yerinden oynatmak ya da büyük savaşların göğsü madalyalı kahramanı olmak değil; sadece kendi limanını bulup oraya demirlemek isteyen, ruhu doğuştan yorgun bir çocuktur. Fakat tarih acımasız bir gerçek, onun bu sessiz arzusuna karşı hiç de nazik davranmayacaktır.

İsyan’ın isminden gelen trajik miras, aslında hikâyenin en kilit taşlarından biridir. İsyan, adını Osmanlı hanedanına mensup olan ve intihar eden dedesinden almıştır. Bu isim ona bir onur değil, doğar doğmaz omuzlarına çöken bir lanet, kaçmak istediği bir geçmişin ağırlığı olarak verilir. Onun ruhundaki çöküntü, aslında bu ismin altında ezilen ve kendine ait olmayan bir günahın bedelini ödemeye çalışan bir adamın yorgunluğudur.

dogunun-limanlarijpg-219199.jpg
  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle
s-bfe0dcff84daefbb632eca53099830a5443b8e90.jpg

Yazar, karakterinin iç dünyasını işlerken; İsyan’ın Paris’e tıp okumaya gidişini aslında bir eğitim yolculuğu olarak değil, ruhunu boğan asalet enkazından ve ailenin yüklerinden bir kaçış, bir var olma çabası olduğunu en başından hissettiriyor. Ancak Paris, o yıllarda sadece tıbbın merkezi değildir. Üzerine İkinci Dünya Savaşı’nın karanlığı çökmüş, Direniş’in yeraltındaki fısıltıları her sokağa yayılmıştır. İsyan, hayatının aşkı Clara ile bu kaosun tam göbeğinde tanıştığında, okuyucu olarak biz de liman kavramının sadece coğrafi bir terim ya da gemilerin sığındığı bir yer olmadığını anlıyoruz. Clara, İsyan için bu dünyada sığınılacak son güvenli kıyıdır. Maalouf, bu aşkı anlatırken romantizmin ağdalı cümlelerinin tuzağına hiç düşmez, aksine bu sevgiyi Ortadoğu’nun ve Avrupa’nın siyasi gerilimleriyle, kimlik savaşlarıyla harmanlar. Bir Müslüman-Türk asilzadesi ile Yahudi bir kadının birlikteliği, o dönemin dünyasında sadece bir gönül ilişkisi değil aynı zamanda bölünmüşlüğe, nefrete ve insanın insanı boğazlamasına karşı verilmiş en asil başkaldırıdır.

maxresdefault (1).jpg

Beyrut, bu aşkın hem en sadık şahidi hem de en büyük kurbanı olur. Maalouf’un kaleminde Beyrut, yaşayan, nefes alan, acı çeken ve sonunda gözlerimizin önünde can veren bir karakterdir. Bir zamanların ışıl ışıl, yirmiden fazla dilin konuşulduğu, her dinden insanın aynı kahvehanede tavla oynadığı kozmopolit Beyrut limanları, yavaş yavaş barut kokusuna, mezhep savaşlarının kör karanlığına ve kardeş kanına teslim olurken, İsyan’ın ruhu da bu yıkımla beraber adım adım parçalanır. Şehir ne kadar bölünürse, İsyan’ın zihni de o kadar dağılır. Özellikle Hayfa’dan Beyrut’a uzanan sancılı süreçte, sınırların sadece haritalarda çizilmediğini asıl sınırların insanların kalplerine, hatıralarına ve geleceklerine çekildiğini görüyoruz. Maalouf, "Doğu'nun Limanları" derken aslında yitirilen bir medeniyet idealini, çok kültürlü ve bir arada yaşama becerisini yitirmiş bir dünyayı selamlar.

Romanın en can yakıcı, okuyucunun ruhunda en derin iz bırakan kısımları kuşkusuz İsyan’ın bir akıl hastanesine mahkûm edildiği uzun ve dilsiz yıllarıdır. Burası, bir adamın sadece fiziksel olarak hapsedildiği bir yer değildir. Bir coğrafyanın, bir tarihin kendi evlatlarını nasıl yediğinin de sembolüdür. Yazar burada insanın onurunu, hafızasını ve sabrını öyle bir sınavdan geçirir ki, satırları okurken duvarların üzerinize geldiğini, zamanın bir sakız gibi uzayıp anlamsızlaştığını hissedersiniz.

İsyan, dışarıdaki büyük savaştan ve yıkımdan kaçarken, kaderin bir cilvesi olarak kendi zihninin hücrelerine hapsedilmiştir. Bir insanın sevdiklerinden, hatıralarından ve en önemlisi kendi varlığından koparılıp yaşayan bir ölüye dönüştürülmesini anlatan bu bölümler, aslında modern Ortadoğu’nun da trajik bir özetidir: Hapsedilmiş umutlar, çalınmış yıllar ve dilsiz bırakılmış nesiller.

İsyan’ın akıl hastanesindeki duruşu, tek bir kelime etmeden verdiği içsel mücadele, aslında kitabın adındaki gizli ironiyi de ortaya çıkarır. O, hayata ya da insanlara karşı silahla değil, kendisine dayatılan anlamsız, barbarca kadere karşı kendi sessizliğiyle isyan eder. Yıllar sonra oradan çıktığında bulduğu dünya, bıraktığı dünya değildir. Eski, zarif limanlar çoktan yıkılmış, eski dostlar birbirine namlu doğrultmuş ve kozmopolit ruh yerini katı, aşılmaz ve kanlı sınırlara bırakmıştır. İsyan, artık kendi ülkesinde bile mültecidir. Zamanın ve mekânın dışına itilmiş bir gölgedir.

Ayrıca Kitabdar soyadı üzerine de durmak gerekir. ‘Kitap tutan’ ya da ‘kitapları koruyan’ anlamına gelen bu soyadı, Maalouf’un darmadağın olan coğrafyada hafızayı ve kültürü koruma çabasının bir simgesidir bence. İsyan, hayatı boyunca dilsiz bırakılsa da aslında soyadıyla beraber koca bir medeniyetin, eski limanların hafızasını kendi sessizliğinde saklar ve korur.

Lubnan.jpg

Doğu’nun Limanları, bize aidiyetin ne kadar kaygan ne kadar tehlikeli bir zemin olduğunu hatırlatıp duruyor her sayfasında. İsyan, ne tam bir Doğulu olarak kalabilmiştir ne de Batı’nın dünyasında kendine kalıcı bir yer bulabilmiştir. O, iki kıtanın, iki büyük dinin ve iki yıkıcı dünya savaşının arasında kalmış ara neslin somut bir temsilcisidir. Bu derinlikli anlatım boyunca, aslında hepimiz kendi hayatımızdaki limanları sorgulamaya başlarız. Güvenle demir attığımızı sandığımız yerler, gerçekten bizim sığınağımız mıdır, yoksa ilk büyük fırtınada bizi terk edecek birer yanılsamadan mı ibarettir?

Metnin sonuna doğru, beklenen randevu anının ağırlığı her okurun omzuna çökecek, buna kefilim. Bu kavuşma, sadece iki yaşlanmış sevgilinin bir araya gelmesi değildir çünkü. Kaybedilen onca yıla, dökülen onca kana, parçalanan onca hayale ve insanın insanı hayal kırıklığına uğratmasına rağmen, insan kalabilmenin, sevebilmenin ve beklemenin zaferidir. Amin Maalouf, tarihin tantanası içinde insanın incecik, kırılgan ama bir o kadar da dirençli sesini bize duyurmayı başarır. Kitabın kapağını kapattığınızda, bir fısıltı duyarsınız: En büyük ve en yıkıcı fırtınalar bile, doğru limanı sabırla bekleyen bir kalbi durdurmaya asla yetmez. Bu eser, sadece bir geçmiş zaman masalı değil, bugün hâlâ kendi limanını arayan her ruh için yazılmış sarsıcı bir pusuladır.

Amin Maalouf’un yazın dünyasında Doğu’nun Limanları, aslında yazarın diğer başyapıtlarıyla aynı yerde gibidir ama rengi biraz daha kasvetlidir. Semerkant’ta Ömer Hayyam’ın izinde tarihin sayfalarında gezinirken ya da Tanios Kayası’nda bir köyün efsanelerle örülü kaderine tanıklık ederken hissettiğimiz epik hava, bu romanda yerini daha bireysel ve modern bir trajediye bırakır. Yazar, tüm eserlerinde olduğu gibi burada da Doğu ile Batı arasındaki görünmez köprüyü kurar ancak Doğu’nun Limanları'nda bu köprü artık üzerinden geçilemeyecek kadar hasar almıştır. Diğer romanlarında tarih bir fon olmaktan öte, karakterlerin kaderini tayin eden bir güçtür fakat İsyan’ın hikâyesi, Maalouf külliyatı içinde modern zamanın insanı nasıl kimliksiz ve limansız bıraktığını en çıplak hâliyle gösteren duraktır.

Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

  • Instagram - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • YouTube - Black Circle
  • Facebook - Black Circle

Hazırladığınız kitap incelemelerinizi, öykü-deneme türündeki yazılarınızı, edebiyat ve sanat odaklı dosya konularınızı inadinaedebiyat@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

 

Tanıtım amaçlı kitap gönderimi ve reklamlarınız için de aynı kanallardan ulaşabilirsiniz.

  • Instagram
  • X
  • Youtube
  • Pinterest
  • Facebook
bottom of page