
“Düş kırıklığı içinde, ‘Bayım ben sıçanlardan anlamam, hele hayat kurtarmaktan hiç anlamam, üzgünüm ama yanlış numara,’ diyesiydi ya sol elinin masaya yapıştığını fark etti. Kim bilir kendisi gibi hangi ipsizin döke saça içtiği oralet artığının üstünde uyuşmuştu eli. Peki ocağın sahibi olacak hıyarağası şu yapış yapış kahverengi lekenin sıçan boku olmadığını kanıtlayabilir miydi? Ayakkabısının sol tekinin önündeki delik de ha giymekten eprimiş ha sıçan kemirmiş, neyi değiştirirdi. Bu virane semtte, şu harap olmuş çay ocağında nefes alabilen bir adamdan daha güçlü bir adam var mıydı ki birinin hayatını kurtarsın?”

Kentte Bile Bahar, Ahmet Erkam Saraç’ın şehirle, hafızayla, insanın kendine anlattığı hikâyelerle kurduğu çok katmanlı bir yüzleşme metni.
inadinaedebiyat.net adresinde Çağdaş Türk edebiyatının nabzını tuttuğumuz "Kübra Öznur Çelik ile Edebiyat Saati" adlı söyleşiler dizimizin devamında “Kentte Bile Bahar” var. Bu kıymetli yolculukta bize eşlik ettiği için yazarımız Ahmet Erkam Saraç’a teşekkürü bir borç biliriz. Buyursunlar, söyleşimiz başlasın.

Söyleşi: Kübra Öznur Çelik
.jpg)
Tüm öykülere değineceğim ama öncelikle ‘Battığımız Bataklar’dan sonra ikinci kitabın yolculuğunu merak ediyorum. ‘Kentte Bile Bahar’ anlatılmayı bekleyen taze hikâyelerin bir çağrısı mıydı, yoksa ilk kitabın üzerine inşa edilen, yarım kalmış meselelerle bir hesaplaşma isteği mi?
İlk kitabım Battığımız Bataklar’da yer alan öyküler, yazıldığı dönem içerisindeki kişisel ve kısmen toplumsal hesaplaşmaların ürünüydü, fakat belli ki hesap oldukça kabarıkmış. Bu nedenle Kentte Bile Bahar’da da benzer izlekleri süren öyküler ortaya çıkmış oldu.
Kitaptaki karakterlerin çoğunda bir bitirememe hâli, bir bekleme kararsızlığı var. Sanki bir şeyi nihayete erdirmekten ziyade, belirsizliğin güvenli limanında kalmak istiyorlar gibi. Sizce insanı asıl yoran şey labirentten çıkamamak mı, yoksa labirentin sonuna geldiğinde karşılaşacağı büyük boşluk mu?
Çıkılan yolun güvenli bir limana varmasına da ‘yerimi buldum’ düşüncesinin getirdiği rahatlama hissine de çok alışık değilim. Ben daha çok kafa karışıklığına ve labirentin içinde kaybolmaya inanıyorum. Yanlış yollara sapmaya, ipuçlarını takip edip o yollardan geriye dönmeye ve döndüğümüz yerin kaybolmadan önceki yerle aynı olmamasına. Hatta gerekirse aynı labirentte iki kez kaybolmaya. Yorucu mu? Fazlasıyla yorucu. Ama çıkışı görünce yaşayacağımız ferahlama hissinin arkasından gelecek “E peki şimdi?” sorusundan daha mı yorucu emin değilim.
Hem çıkışa ulaştıktan sonra ya yeni bambaşka bir labirentle daha karşılaşırsam? Benim o güzelim labirentimden daha sıcak daha sevecen mi olacak? Hiç sanmıyorum.
Öykülerde maskeler ve roller meselesi çok baskın. Karakterler bazen kendileri olmaktan kaçmak için başka hayatlara sığınıyorlar. Sizce insan, kendi gerçeğiyle yüzleşemediği için mi bu oyunlara ihtiyaç duyuyor, yoksa taktığımız maskeler aslında bizim en dürüst tarafımız mı?
Öncelikle şunu belirteyim ki gündelik yaşantımızı farklı rollere bürünmeden sürdürebilmemiz çok da olası değil. Öğrencilerini daha iyi anlayabilmek adına onların yaş seviyesine uygun rollere giren bir öğretmeni ele alalım. Aynı öğretmen kırk dakikalık bir dersin ardından sigara molasında kendisine ayak üstü direktifler veren yöneticisi karşısında uyumlu çalışan rolüne, sınıf arkadaşına şiddet gösteren çocuğunun davranışını üstün zekasına bağlayan veli karşısında anlayışlı bir pedagog rolüne bürünmek zorunda kalabiliyor.
Ancak ne kadar farklı rollere bürünürsek bürünelim, insan yine de ‘kendi’ diye tanımladığı özden izler de taşıyor. Maske ise benim için biraz daha başka bir yerde duruyor. Onun daha çok saklama, perdeleme işlevi var. İnsan bazen kendi gerçeğini taşıyamadığı için maskeye ihtiyaç duyuyor. Hatta daha da ileri gideyim, çoğu zaman maskeleri yabancılardan çok en yakınlarımıza karşı takıyoruz. Çünkü bizim bile taşımakta zorlandığımız gerçeklerle onların yüzleşmesi, bazen gerçeğin kendisinden daha korkutucu olabiliyor.
Toplumsal heyecanların veya beklentilerin, karakterlerin çok özel ve kişisel hayal kırıklıklarıyla çarpıştığı anlara değiniyorsunuz. Dışarıdaki büyük mucize gerçekleşmediğinde, içerideki asıl yıkımla yüzleşmek zorunda kalıyoruz. Hayal kırıklığı, dış dünyadaki başarısızlıklarla mı başlar, yoksa zaten içeride birikenlerin bir bahanesi midir?
Bir kere kollektif hayal kırıklıklarında ‘bütün yenik düşenlerle aynı kışlakta’ olmanın getirdiği bir yalnız değilim duygusu oluşuyor. Bunun yaşanan hayal kırıklığı içinde sağaltıcı bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Kaçan bir şampiyonluğa veya kaybedilen bir seçime beraber ağlayabilmek gibi. Fakat bahar yüzünü azıcık gösterdiği anda yenilenlerin çoğu o kışlaktan yavaş yavaş ayrılmaya başlıyor. Dışarıdan gelen o hamleyle dengesi bozulan bir grup ise geride kalıp düş kırıklığını tek başına yaşamaya başlıyor. Ve gün geliyor kendini bir süre de olsa yalnız hissetmeyeceği daha büyük kollektif yıkımlar arzular oluyor.
Elbette bu söylediklerim biraz da kitapta bahsini etmiş olduğum hikayeyle alakalı. Bireysel olarak tabii ki daha büyük hayal kırıklıkları düşlemiyorum.
Bireyin de toplumun da hafızasıyla kurduğu ilişkiyi; ‘ağlamak ve unutmak’ döngüsü üzerinden deşiyorsunuz. Bir hıçkırıkla gelen vicdan azabı, ertesi sabah yerini nasıl bu kadar hızlı bir kayıtsızlığa bırakabiliyor? Unutuş, vicdanın bir savunma mekanizması mıdır?
İlk kitabımın son öyküsünde Yılmaz diye bir karakter vardı. Kant’ın "İki şey kalbi her zaman yeni ve giderek artan bir hayranlık ve huşu ile doldurur: Üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası." sözünden ilhamla “Ben vicdana ve yıldızlı gökyüzüne inanıyorum.” diyordu.
Buna bir ekleme yapmak istiyorum, ben de vicdanın kesin bir surette hatırlamakla ilintili olduğuna inanıyorum. Unutmanın rahatlığını çekilen azaba tercih ettiğimizde aslında vicdanın buyurduğundan vazgeçmiş oluyoruz. Hele bir de unutmak kollektif olarak teşvik ediliyorsa vicdansızlık da o kadar büyümüş oluyor. Dolayısıyla unutmayı vicdanın bir savunma mekanizması olarak görmeyi bırakın, onun en büyük hasmı olarak görüyorum.
Güç ve ona hayran kitleler arasındaki tekinsiz bağı da sorguluyorsunuz. Bir tarafta sınırsız bir adanmışlık, diğer tarafta adanmışlıktan beslenen ama ona nefretle bakan bir otorite... Sizce güç, kendisine âşık olan kalabalıklardan neden gizliden gizliye iğrenir?
Bir muktedirin —bu bir politikacı da olabilir, dini figür, futbolcu ya da şarkıcı da— karşısındaki insanın kendisine bir şekilde muhtaç olduğunu düşünmeden onunla gerçek bir güç ilişkisi kurabileceğini sanmıyorum. Bu yüzden otoriteye koşulsuz bağlanmakla değersizlik hissi arasında çok güçlü bir ilinti olduğunu düşünüyorum. Hazır kıta bir kitle üzerinde otorite kurmak isteyenlerin de bunu bizden daha iyi bildiğini tahmin etmek güç değil.
Dolayısıyla bu figürlerin tamamlanmaya, hatta çoğu zaman kurtarılmaya muhtaç gördüğü bir kitleyle yoldaşlık kurmaktan çok, onlar üzerinde tahakküm kurmaya yönelmesi bana şaşırtıcı gelmiyor. Ama tahakküm isteği de beraberinde kaçınılmaz olarak bir küçümsemeyi, hatta zamanla bir tiksintiyi getiriyor. Güç tiksintiyi, mutlak güç ise mutlak tiksintiyi gerektiriyor sanırım.
Bir öykünüzde, karakterin hiç alışık olmadığı bir dünyaya dahil oluşunu ve oranın konforuyla imtihanını izliyoruz. Belirsiz gidiş, bir kurtuluş mu yoksa aslında kaçmaya çalıştığı düzene sessizce eklemlenmiş olmanın bir işareti mi? Artık kentteki baharın gerçekten karaktere ait olduğunu söyleyebilir miyiz?
Öncelikle düzeni dışlayan ile düzenin dışladığı kişilerin alacak-verecek dengesinin hayli farklı olduğunu düşünüyorum. Bana kalırsa düzeni reddetme erdemi gösteren bir kişi öyküdekine benzer şekilde düzene çağrı olarak vehmedeceği bir belirsizliğe adım atmayacaktır. Bu nedenle düzenden kaçan değil, düzenin dışladığı bir insanın hikayesi olarak okuyabiliriz o öyküyü. Haliyle burada sonradan ‘düşmüş’ birisinin üstlenmeye teşne olduğu risklerin bazen sınırı olmadığını görüyoruz. Neticede bu tür riskleri göze alıyorsanız günün sonunda düzene eklemlenmekten çok sıçanlaşmaya da hazır olmalısınız. Düzene eklemlendiğinizde de bahar zaten sizin baharınız değil, sıçanların baharı oluyor.
Kitaptaki altı öyküde kimi zaman bir lise aşkının, kimi zaman kaçan bir şampiyonluğun, kimi zaman da unuttuğumuz bir efsanenin yollarında yürüdük. Tüm bu hikâyelerin sonunda bizi hep o cümle karşılıyor: “Kentte Bile Bahar”. Ancak sizin öykülerinizde bahar, her zaman bir neşeyle değil, daha çok insanın kendi içindeki kışla yüzleşmesiyle geliyor. Bu altı duraklık yolculuğu tamamlamış bir yazar olarak soruyorum: Sizce bu kentte bahar, insanın gerçekten özgürleştiği bir kapı mı, yoksa sadece üstümüze giydiğimiz ceketler gibi bir başka ‘mış gibi yapma’ hâli mi? Bu kitaptan ayrılırken cebimizde en çok hangi duygu kalsın istersiniz?
Bu soruya Tolstoy’un Diriliş romanında geçen ve kitabın ismini ödünç aldığım pasajı alıntılayarak cevap versem bence daha iyi olur.
"Birkaç yüz bin insan, ufak bir yerde toplanıp üzerinde sıkıştıkları toprağı çirkinleştirmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Bir şey yetişmesin, diye toprağın üstünü taşlarla örtmüş, yeşermeye başlayan otları yolmuş, ortalığı taşkömürü ve neft dumanına boğmuşlardı. Ağaçları gelişigüzel budamış, hayvanları, kuşları yerlerinden etmişlerdi. Bütün bunları yapmışlardı ama bahar, kentte bile gene bahardı."
Belki şunu eklersem, kitabın kapağını kapatan okurlarda hangi duygunun kalmasını arzuladığım daha iyi anlaşılır:
Yüzünü gösterse ‘bahar, kentte bile gene bahar’ olacak, ama asıl soru şu: Bahar gelecek mi?
Sorularımıza verdiğiniz samimi cevaplarınız için teşekkür ediyor ve yeni kitaplarınızı sabırsızlıkla bekliyoruz. Daha anlamlı, daha bilinçli bir dünyada yeniden buluşmak dileğiyle…
Bu keyifli söyleşi için ben teşekkür ediyorum.
Ahmet Erkam Saraç,
Kentte Bile Bahar,
96 Sayfa
Can Yayınları, 2026
Söyleşi: Kübra Öznur Çelik, 31.05.2026
.jpg)

