Bu kitap yazısı, istemese de felsefeyle dudak dudağa gelecek gibi görünüyor. Ama suçlusu bizzat yazarın kendisi. Çünkü düpedüz felsefe yapıyor(!) Bu giriş, romanı baştan bir kalıba sokuyor olabilir ama en yumuşak giriş böyle olurdu.
Danimarkalı yazar Janne Teller’in, önce yasaklanan (ülkesinde), sonra da ödüllere doymayan “gençlik” romanı Ağaçtaki’nden bahsediyorum. Kitabın künyesini¹ burada bırakıp ilk okuduğumda (elinizden bırakamıyorsunuz) hissettiğim orta çaplı dehşeti, hep yaptığımız gibi kitabın (dolayısıyla yazarın) başarısına vermeliyiz elbette.
Hiçbir fazlalığın göze çarpmadığı, yalın ve açık üslubuyla okuru hiç yormayan bir roman. Üstüne üstlük merak duygusunu hiç söndürmeyerek sayfaları çeviriyoruz. 180 sayfasıyla kısa sayılabilir ama etkisi hiç de öyle değil.
Roman, on üç, on dört yaşlarındaki bir grup Danimarkalı öğrenci hakkında. Gençlik kitabı kategorisinde basılmış. Bana kalırsa kitap daha yaşlı bir okur kitlesine de hitap ediyor. Romanın konusunu, genel olarak anlam arayışı ve anlamın göreceliği üzerine kuran yorumlar okudum. Bütün sayfalar boyunca en az bir kez anlam kelimesinin geçtiği romanda bu elbette yanlış bir yorum değil ancak bence bu roman, hiçlik ve anlamdan çok, vahşileşmeyi anlatıyor.


Yazarın bu iki olguyu iç içe geçirerek romanı ördüğünü söyleyebiliriz. Üstüne üstlük, kendinden başka türlü düşünene karşı duyulan öfkeyi de işin içine katabiliriz.
Benim için metnin en önemli noktası, çocuk sayılabilecek (en azından bize göre) yedinci sınıf öğrencilerinin, ilk başta masum bir karşı koyuş, bir güvende olma hissiyle başladıkları bir eylemin, birkaç ay içinde, nasıl da tecavüz ve öldürme dahil vahşi yollara “suhuletle” daldığı oldu.
Romandaki her şey soğukkanlı ve olağan. Anlatımın sadeliği bunu sağlıyor. Buna klasik İskandinav soğukluğu diyebilir miyiz? Neden olmasın. Anlatıcı, olayın faillerinden biridir aynı zamanda. Bu soğukluk insanı okurken rahatsız ediyor olsa da gerçekte, yazarın, “İnsan için hayatın anlamı varsa nedir?” şeklinde yürüttüğü metnin teması, herkesin kendi anlamını aşırı önemsediği ve kutsallaştırdığı, fakat bunun başkasına göre kutsal ve önemli olmayabileceği, hatta zamanla kendisi için bile önemini kaybedebileceğinin farkına varıldığı, dahası bu farkındalığın düşünmek ve kabul etmek yerine hırsa, intikama, benim deyimimle vahşileşmeye dönmesiyle evrimleşiyor. Bir bakıma çocukluğun saf bahçesinden çıkıp gerçek hayata başlıyorlar, dışarıda ve insan eliyle acımasızlaştırılmış olana.
“Bir şey yapmanın anlamı yok. Hiçbir şey yapmamanın da anlamı yok.”
Böyle tepenizde bas bas bağırıp duran, sizi her günkü otomatlığınızla koyulduğunuz yolda terörize eden bir sesi susturmak istemek normal bir tepki olabilir.
“Doğduğunuz an ölmeye başlarsınız. Uğraşmaya değmez bu hayat.”
Okulunuzun önünde, (ya da işyerinizin) her gün bu tür cümleleri duyarak derse girip ders dinleyebilir (işinize konsantre olabilir) misiniz?
Yedinci sınıf öğrencisi Pierre Anthon’un bu söyledikleri doğru ise büyük bir sıkıntı var ortada. Onu susturmak gerek, tabii ki önce ikna yolu denenmelidir. Hatta susmaya değil, söylediklerinin yalan olduğuna ikna etmek. Çünkü onun argümanlarını duyduk artık, aklımızdan çıkmayacak. Eğer o bu söylediklerinden vazgeçerse eski güllük gülistanlık günlerimize dönebileceğiz.
Ölümle sonlanan bir hayatın insan tarafından sorgulanması her zaman vardı. Dinler, felsefe bu konudaki söylemlerle dolu. Ölecek olduktan sonra yaşamanın ne gibi bir anlamı olabilir? Bu söylemler bu soruyu cevaplamaya çalışır. Böyle bir sorunun daha çocuk sayılabilecek bireylerin aklına düşmesi, onların yaşadıkları anları zehirlemeye başlaması demektir. Çünkü onlar bir birey, meslek sahibi biri, önemli biri olacaklarına dair vaat ve söylemlerle büyütülmektedirler. Birkaç türlü tepki verilebilir. (Bunların sadece çocuklarda değil büyüklerde de görülen reaksiyonlar olduğu unutulmamalı). İlki reddetmek ve yalan söyleyeni cezalandırmaya çalışmaktır: P. Anthon bulunduğu ve bas bas bağırdığı ağaçtan güzellikle inmiyorsa taşlanarak (zorla) indirilmeli, susturulmalıdır. Bir başka (ilkinde başarısızlık sonucu gelen ardıl) tepki: Karşı argüman yaratmak: Hayatın anlamı var. Biz bunu ispatlayacağız ve o da susup kös kös oturacak.
Çok makul bir şekilde başlayan bir serüven. J. Teller, olayın içine hiçbir süs katmadan, aforizma üflemeden anlatıyor. Ama daha ilk sayfalarda anlatıcının ağzından bir ipucu da veriyor:
Yedinci sınıfa yeni başlamıştık ve öyle moderndik ki (...) bir şeyin özünün değil de
nasıl göründüğünün önemli olduğunu çok iyi biliyorduk. (s.18)
Bu romanın başında birden görünen ve unutulan cümle, aslında romanın temel taşlarından birine de işaret ediyor: Hayatta bir şey olmak üzere yetiştirilmeye başlanan bu çocukların özler hakkında düşünmedikleri. Anlatıcının bu cümlesi roman boyunca faillere (ve günümüz modern dünyasına) belki de yöneltilmiş tek açık eleştiri gibi duruyor. Roman hakkında düşünürken Teller’ın bu felsefi cümlesini de atlamamak gerek. Romanın yazılışından yirmi beş yıl sonra bugünlerde, birçoğumuzun en çok şikâyet ettiği şeylerden biri bu değil mi: Görüntü ve görünme devrinde oluşumuz.
P. Anthon’un hiç de yanlış olmayan söylemlerine gelelim. Bir keresinde sınıf arkadaşlarına şöyle bağırır: Dünya dört milyar altı yüz milyon yaşında, ama sizler en fazla yüz yaşını görebilirsiniz. Uğraşmaya değmez. (s.11)
Bu yüzden P. Anthon’a göre hiçbir şeyin anlamı yoktur. Üzülmeye, sevinmeye değecek hiçbir şey yoktur.
P. Anthon’un önerisi, doğu mistisizmlerinden bazılarına denk düşüyor görünmektedir. İlk aklıma gelen “Ne varlığa sevin ne yokluğa yerin” diyen Yunus Emre. Fakat P. Anthon cümlesinin sonuna şunu da eklemiştir: Hiçbir şey yapmamaya alışmalıdır.
İçten içe bunun doğruluğuna inanır, yetişkinlerin de “miş gibi” yaptıklarını düşünür çocuklar. Bu yüzden yetişkinlere gitmek yerine meseleyi kendi aralarında çözmeye karar verirler. Yetişkinler psikologlar vasıtasıyla onları canlarından bezdirmekten başka bir şey yapmayacaklardır onlara göre.
P. Anthon, ortalama seksen yıl yaşayan bir insanın uyumak, yemek-içmek, çocuk ve ev bakımı, bir işe gidip gelmek gibi rutinlerin dışında, kendine kalan sadece dokuz yılı olduğunu söyler bir keresinde. O dokuz yılı şimdi doyasıya yaşamak varken okula gitmek filan da neyin nesidir?
Onun yaydığı bu fikirleri alt etmenin yolunu bulurlar: Herkes kendisi için en anlamlı şeyi bulup getirecektir. Bu “anlamlarla” dolu yığını P. Anthon’a gösterdiklerinde o da sesini kesmek zorunda kalacaktır. En sevilen bir oyuncak, bir ayakkabı, bisiklet gibi nesnelerle başlar kendi anlam yığınlarını oluşturmak.
Sınıftaki çocuklar, sözde bir amaç uğruna biraya gelseler de feragat etmeleri gereken şeyler ortaya çıktıkça birbirlerine, açığa vurmadıkları bir öfke, kin ve düşmanlık da beslerler.
Eşyalardan başka soyut şeylerin simgesi olanlar da bu yığının içinde yer almaya başladıkça bu kin artar: Dindarların ikonaları ya da seccadeleri, bakirelerin bekareti, gitar virtüözlerinin başparmakları ve nihayet bir canlının hayatı. Kaybetmeden önce vermemek için hırsla bağrındıkları, anlam verdikleri şeyi kendilerinden isteyene karşı ayrı bir kin duydukları bu durum P.Anthon’u iknayı bırakıp aralarında bir ödeşmeye dönüşecektir.
Çocuklar kısa bir sürede acımasız bir şekilde hareket etmeye başlarlar. Her bir anlam fedasından sonra kendileri için bu anlamın artık çok uzaklaşmış olması bir yandan onları şaşırtmaktadır. Olmadan önce çok önemli olan şey, olduktan, feda edildikten sonra değer kaybına uğramıştır.
Artık çocukları, sadece, anlam yığınındaki ceset ve parçalarından doğan kötü koku rahatsız etmektedir. Hiçbiri geriye dönüp ne yaptıklarını sorgulama eğiliminde değillerdir. Teller’ın anlatısında beni –klasik doğru vatandaş olarak- rahatsız eden ikinci yön bu düşünmesizlik ve duygusuzluk oldu. Teller’ın bir başarısı da saf okurunu buna ikna etmesi olabilir. Yine de Teller’ın bunu bilinçli olarak yaptığı ve en başta dediğim gibi insanın “vahşileşmesini” işin içine kattığı su götürmez.
Romanın ikinci bölümü diyebileceğimiz bundan sonraki bölümlerde yetişkinlerin durumu öğrendiklerindeki tavırları da önemli. Çocukların yaptıkları şeyin medya malzemesi olması hali de o yalın ve net üslupla anlatılıyor. Medyanın bir öyle bir böyle olabilmesi ve haberi kendi isteğine göre yansıtma gücü… Bu toplumun yani çocukların yaşadığı kasaba sakinlerinin olayı karşılama şekli ise son derece serinkanlı ve pozitivist. Çocukların müdürlerine karşı savunması “Bize anlam ifade eden hiçbir şeyi öğretmediğiniz için gidip kendimiz bulduk onu.” şeklindedir. Müdürün cevabı ise bahçe cezası vermekten ibarettir. Çocukların ünlü olduklarını düşünmeleri ise hayatın anlamını çözdükleri anlamına gelir onlar için. Kısa sürse de. Modern ve sonrası dünyanın gerçeklerinden biri daha Teller’ın ağına takılmıştır: “Güçlü olanın anlamı” ön plandadır. Çocuklar kendi anlamlarının üzerinde medyacıların kendilerinin anlamları olduğunu da görürler ve P. Anthon’a karşı yenildiklerini anlarlar. Fakat öykü burada bitmiyor.
Romanın içeriğinden bahsetsek de sonunu ele vermemek adına bitiriyorum.
Ağaçtaki, Teller’ın soğukkanlı ve yalın anlatımıyla sorgulattıkları için adı anılması gereken bir roman.
¹ Janne Teller, On8 Yayınları 2021(İlk basımı 2000)
Yayına Hazırlayan: Süheyla Çağlar

